yavuzkbr

Blog

RSS
  • keşfu'z zinternet

    Jun 23 2009, 21h47

    NOT: Yazıda geçen linklerden yararlanmak için blogu ziyaret etmeniz önerilir: http://yavuzselimk.blogspot.com/2009/06/kesfuz-zinternet.html



    Sıfır KM
  • 2008

    Jan 3 2009, 19h13

  • Soma FM

    Set 3 2008, 17h48

    Normalde kullandığım bilgisayar sorunlar silsilesi çıkardı çıkaralı adam gibi müzik de dinleyemez oldum bir kaç gündür.

    Müziksiz yaşamayan bir bünyenin içinde uygun müzik veya müzik namına hiçbir şey barındırmayan bir bilgisayara muhtaç kalması kişiyi internet radyolarının yardımsever elini kucaklamaya itiyor tabi.

    Önceden keşfedip, bir süreliğine hali hazırda bulunan 25 gb müzik arşivim yerine kendisini dinletmeye ikna etmiş bir radyoydu Soma FM de... Yine aklıma geldi ve saldırdım kendisine. Zaten bu sefer ikna etmesi de gerekmiyordu çünkü muhtaç bir durumdaydım.

    http://www.somafm.com/ adresinden ulaşılan SomaFM bünyesinde bir çok farklı kanalı barındırmakta ve bu sayede tek bir müzik türüne bağlı kalmadan çok daha fazla insana hitap edebilmekte.

    Elektronik müzikten jazz'a kadar geniş bir yelpazesi olan Soma FM sağladığı kaliteli ve özgün içerikle kendisini çabucak sevdiriyor.

    Burdan SomaFM'i zor durumda kalan veya mevcut müzik arşivlerinden kısa bir süre de olsa sıkılmış olan tüm herkese şiddetle öneriyorum efendim.

    Bol müzikli günler!
  • İzmir'in Kızları

    Ago 2 2008, 20h46

    Sezen Aksu'nun tazecik albümü deniz yıldızı'nda dikkatimi ilk çeken pek güzel bir şarkımızın ismi İzmir'in Kızları. Ziyadesiyle pek meşhur olan güzel şehrimin güzel kızlarını anlatmakta şarkımız...

    Hem de o nasıl anlatmak! İnsan dinlerken eriyor, eriyor hani de bir rakı koyma isteği getiriyor masaya en sekinden. Abarttım mı nedir. Yine de insan kendisini izmirli bir kıza aşık olmuş olmaktan dolayı hem gururlu hem de tedirgin hissetmiyor değil şarkının etkisiyle.

    Bu arada, Sezen Aksu'nun gençkızlık dönemini İzmir'de geçirdiğini, üstelik lisedeyken aşık olduğu adamdan hamile kaldığını ve bebeğini aldırmak zorunda kaldığını (doğal olarak) biliyor muydunuz? Pek bilinmez bu dediğim, değerini bilin blogumun der havamı da atarım.

    İşte sözler:

    izmir'in kızları bir elinde de cımbızları
    dişidir, anadır, efedir gidinin tatlı huysuzları
    çıktılarmıydı ipek çoraplarla kordon boyuna
    savaşta da, aşkta da esaslıdır kadın duruşları
    hiçbir topuk tıkırtısı bu kadar
    davetkar çalamaz
    bir göz vuruşuyla yerle bir eder
    böyle bir şey olamaz

    körfezin yakamozu, yıldızı,
    keskin tuzu tadında
    parfümü meltem
    yasemenler açar balkonunda

    izmir'in kızları
    korku yok kitabında
    çal bre bir harman dalı,
    delikanlı makamında

    izmir'in kızları
    ayıptır söylemesi laf aramızda
    sevişe sevişe de ölür,
    dövüşe dövüşe de icabında
    baba sen de ne biçim takardın
    kısacık eteklerime benim
    merdiven altında
    dizimden belime kıvırıverirdim

    balkona çıkar makber okurdum
    köprü inlerdi
    öyle sert sert bakardın ki
    ay! zor yetişirdim

    baba sen anasına bakıp da
    kızını almayacaktın
    küfürlerine anneannemin
    öyle gülmeyecektin

    daha görür görmez
    cigarasını tellerdirdiğini
    şehriban hanım’ın
    su yeşili gözlerine dalmayacaktın

    izmir'in kızları çırasını yakar adamın

    söz&müzik: sezen aksu
  • 27.07.08 - Metallica İstanbul'da!

    Ago 1 2008, 17h57



    Vay be!

    Bunu da görecektik demek ki... Hep hayal gibi gelmişti Metallica'yı canlı izleyebileceğim. Değilmiş demek ki. Şimdi hayal gibi gelen milyon tane şeyin de gelecekte sıradan bir olay haline gelmesini görebilirim umarım ne diyeyim.

    Bu konserle ilgili bir yazı yazmayacağım bu sefer. Zira konseri izledikten sonra klavyesine sarılan binlerce insandan daha özel bir duygu yoğunluğuyla ortaya çıkartılmış, diğer yazılmış-çizilmiş olanlardan farklı bir şey çıkarabileceğimi sanmıyorum. Benzerinden tonla olan bişey için de boşuna emek harcamaya değmez gibi. Ayrıca üşeniyorum yani gayet.

    Bişeyler yazmak yerine kendi çektiğim fotoğrafları koyayım bu sefer direkt. Yoksa diğer türlü yazının hiç bir kişiselliği kalmayacak...

    Heyecanlı bekleyiş sırasında etraftan görüntüler,







    ve sahnede metallica...



    Sahne iyi güzel hoştu. Fevkalade büyüklükte bir ekrana sahipti hemen arkasında falan. Ancak olması gerekenden alçaktı. Bir metre kadar daha yüksekte olsa iyi olurmuş. Bu da organizasyonun bir diğer falsosu (çok var...)

    Susuzluğa dayanamadım, arkalara kaçtım bir süre sonra...




    Alev makineleri gürülderken. Fotoğrafın çekildiği noktayı bile ısıtıyordu o alevler. Yakınlarda olanlar epey bir yandılar.



    Ve konser biter... Kapıdan çıkmadan hemen önce de bu kareyi çekiverdim.



    Playlist'i de sıkıştırıverelim şuraya:

    ecstacy of gold
    creeping death
    for whom the bell tolls
    harvester of sorrow
    ride the lightning
    sanitarium
    leper messiah
    and justice for all
    no remorse
    fade to black
    master of puppets
    whiplash
    nothing else matters
    sad but true
    one
    enter sandman
    ---
    last caress
    motorbreath
    seek and destroy
  • Hariçten Gazelciler

    Jul 18 2008, 10h31

    11-13 Temmuz 2008 Tarihlerinde bir başka rock-fest mevzu bahis olmuştu yurdum topraklarında. Zephyr Rock Fest., E.Foça'da İngiliz Burnu'nda.



    Hazır E.Foça'da yazlık da varken bu festivali kaçırmak abes olacaktı. Ben de çağırdım bir kaç arkadaş, düştük yollara.

    Birinci gün geldiğimizde Başıbozuk yeni bitmişti, saat de 21 civarıydı zaten sanırım. Sahnede sıra Hariçten Gazelciler'e gelmişti. Festival öncesi bilmediğim grupları araştırdığım sırada en çok dikkatimi çeken bu grubu kaçırmak istemiyordum, kaçırmadım. İyi de oldu.

    Myspace sayfalarına baktığımızda kendilerinin 'reggae' isimli pek de kulaklarımıza aşina olmayan bir türü icra ettiklerini görüyor ve akabinde paylaşıma sunulmuş 4 adet parçayı dinliyoruz. Kulaklarımıza çalınan elektro saz sesi ve aktif bas gitar hemencecik ısıtıyor bizi müziğe. Davuldaki funk ritmleriyle birlikte ozan/aşık-vari şarkı söyleyen solist iyice dinleme isteği bırakıyor insanda. Ortaya hoş bir çeşni çıkartmış gençler. Çıkarttıkları melodilerden ve yazdıkları liriklerden özlerinden kopmadıkları da belli, üstelik bu özünden kopmama hikayesini can sıkmadan davetkar bir yolla yapıyorlar.



    Sahneye çıktıklarında grup tavrıyla da izlemeye gelen güruhu kendilerine ısıtmayı anında başardı. Solist olan, Ömür Kılıçaslan'ı nasıl tarif etsem... Şarapçıya benziyordu, Duman'ın solisti Kaan'ın yayık konuşmasından da kapmıştı... Ha bir de, Gogol Bordello gibi bir hava alıverdim adamdan. Yani eğlenceli, uçuk, bir başka... Tatlı adamdı vesselam.

    Kendilerine sadece 5 şarkılık bir zaman ayrıldığını söyledikten sonra girdiler şarkılarına. Canlı performans açısından da festival boyunca en çok tatmin olduğum gruplardan biri oluverdiler kendilerine ayrılan o kısa sürede. Konser bittiğinde çıkardıkları ilk albümü almaya karar verdim. Maksat destek olsun, kulaklar şenlensin.

    Bu arada, Ömür'ün çaldığı aleti Ömür bizzat kendisi icat etmiş ve ismine de Çağlama demiş.
    Şöyle birşey oluyor: http://www.harictengazelciler.com/resim/Fotolar/3.jpg

    Sitelerine göz atın, albümden 4 parçayı paylaşıma açmışlar. Ayrıca grubun duruşunu yansıtan keyifli çizimler de mevcut. Kulaklarının pasını silip biraz eğlenmek isteyen kimseler için Hariçten Gazelciler birebir. Dinleyin, dinlettirin!
  • Aşkın Nur Yengi

    Jul 18 2008, 10h25

    Aşkın Nur Yengi

    Haftasonu sadece TRT1'i çeken bir televizyona da sahip, eski eşyaların doldurduğu denizi güzel, kasabamsı sakin bir belde olan Ürkmez'deki yazlığımızdaydım annem ve babamla. O güne dek Aşkın Nur Yengi'yi ülkemizde pop icra eden bir bayan olarak biliyordum sadece, ötesi de yoktu.

    Cumartesi gecesi TRT1'de popstarımsı bir yarışma vardı. Sadece konsept benziyordu popstara ama içerik farklıydı. Popstar olmak isteyen gençler yerine Anadolu'nun farklı yerlerinden folklör grupları katılıyordu yarışmaya ve en iyi dans grubu olmak için yarışıyorlardı bu gruplar. Aşkın Nur Yengi de hangi tecrübesine dayanıldı bilmiyorum; ordaki 4 sabit jüri üyesinden biriydi.
    Google amcaya soruverdim neymiş bu diye, Altın Adımlarmış efendim yarışmamızın ismi. "Televizyonların ilk Türk Halk Oyunları Yarışması" diyor sitede slogan olarak.

    Tavır, üslup. Çok önemli kelimelerdir benim için. Bu kadında her ikisi de oldukça kalitesizdi maalesef. Bulunduğu mevkiye yerleşmiş bir şekide folklörcüleri pek hoş olmayan bir üslupla, el-kol mimiklerinin de desteğiyle eleştriyordu. Hani tabii ki eleştirecek sonuçta jüri üyesi ama... O eller kollar öyle oynamamalı yahu. Suratında da meymenet yoktu kadının zaten. Anında nefret ettim açıkçası kendisinden. Güzel olsaymış bari... Hoş, Pamuk prenses ve yedi cücelerdeki aynaya bakıp "Var mı benden güzeli" diyen kadının güzelliği vardı aslında kadında, itiraf edeyim onu bak.

    Sonradan öğrendim, pek sevdiğim Haluk Bilginer'in yine pek sevdiğim -tavır ve üslubunu takdir ettiğim- Zuhal Olcay'la olan uzun evliliklerinin bitmesinde bu kadının payı varmış. Zaten Haluk Bilginer'in şu anki eşi de Aşkın hanım oluyormuş. Ne kadar doğrudur bilmiyorum, magazinci değilim, ilgilenmiyorum da. Yine de kadına karşı edindiğim antipati biraz daha birikti bunu öğrenince.

    Neyse efendim. Televizyon izlemeden daha mutluyum ben onu fark etmiş bulundum tekrardan. "Televizyon izlemiyorum" şeklinde entel artistliği taslamak için de yazmadım bu yazıyı. Boşalayım dedim sadece bi... O kadar.

    Not: Bu arada aynı program sayesinde adaşlıktan doğan sempatim biraz daha birikti Yavuz Bingöl'e karşı. Adamın sesi de güzel zaten. Hem sonradan görmüş gibi de durmuyor başkaları gibi; nazik, üslubu düzgün. Bıyıkları da pek yakışmış, gürbüz gürbüz maşallah.


    Yazının orjinal hali: http://yavuzselimk.blogspot.com/2008/07/akn-nur-yengi.html
  • Opeth İstanbul Konseri - 20.06.08

    Jul 18 2008, 10h22

    Metinin orjinal hali: http://yavuzselimk.blogspot.com/2008/06/opeth-istanbul-konseri-200608.html



    Unirock öncesi ve unirockla ilgili bir yazı yazayım bari hem blog da açtım o kadar dedim ya... Üşendim de üşendim. Sonra güzelce yazdım İstanbul'a gidiş hikayemi, tamam iyi hoş... Daha sonra da başladım unirock yazısına lakin festivali değerlendirmekten öte alt gruplarla ilgili paragraf paragraf eleştri yazısı çıkartabildim ortaya üstüne üstlük Opeth konserini de yazamadım. Ne yapacam ben bu tembellikle bilmiyorum, yine de yılmadım ve konserden 8 gün sonra Opeth'i de yazmaya başlıyorum.

    23.30'da çıkacaklar sanıyordum, beklemekten de felaket yorulmuştum. Çevremdeki insanlar 23.00'te çıkacak 23.30'da çıkacak muhabbetini yapmaya başlayınca hadi dedim bir umut 23.00'te çıkarlar belki... Sahneye geldiklerinde 23.15'ti sanırım saat.

    Heyecanım yavaş yavaş doruklara çıksa da hâla yorgundum. Ta ki Demon Of The Fall'un ilk riff'ini duyana kadar. Allahım o neydi öyle... Arkadaşım demişti Opeth çıkınca geçer o yorgunluk diye de çok inanamamıştım. Şimdiyse bir havalardaydım. Akabinde 5-6 kişilik ufak bir pogomsu hareket başladı bulunduğum yerde ve aktif bir rol aldığıma inanamadım. Hatta başka birisi tamam sakin diyene kadar duracağım yoktu. Ben ki uslu bir konser takipçisi çılgınlar atıyordum.

    Daha sonrasında önceden ezberlediğim son konserlerinde çaldıkları playlist'e göre Master's Apprentices 'ı yani favori şarkımı bekliyordum. Master's diye avaz avaz bağrırken The Baying Of The Hounds'a giriverdiler. Playlistte ufak bir sıra değişikliği söz konusuydu diye düşündüm ve sonraki şarkının Master's Apprentices olduğunu tahmin ettim, bildim.

    Detaylı konser durumu bir yana, kısa bir özet geçeyim bu sefer. Yoksa hiç yayınlayamayacağım bu yazıyı (Şu anda temmuz ayına girmiş bulunmaktayız, konser 20 hazirandaydı. Hey yarabbim! Tembellik, uyuzluk sardı gene...)

    Grubun beyni Mikael Akerfeldt çok sempatik bir adamdı. Kendisini çok severim, daha da çok sevdim. Cici bir adam işte...

    Konser sırasında hoş espriler yaptı, hiç bir zaman baymadı. Seyirciyle sempatikliği sayesinde güzel bir iletişim kurdu. Bir çok metal grubundaki gibi sert ön-adam kalıbıyla uzaktan yakından alakası yoktu, onun yerine icra ettiği müzikte çok başarılı bir müzisyen görünümündeydi tavırları da.

    Ek$i'de adamın biri yazmış Mikael'in neler dediğini tek tek. Tebrik ettim kendisini kendi kendime. Tüm cümleleri aklında mı tuttu, ses mi kayıt etti, not mu aldı artık bilemiyorum. Buyrun: http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=13491640

    Konserden bu yana 10 gün geçtiği için tabi gerekli coşkuyu yansıtamayacağım sanırım. O yüzden kısa keseyim. Hatta öyle bir yazı yazmış olayım ki sadece Opeth'i gördüğümü göstermek için olsun. Hehe.

    Playlist'i yazalım mesela,

    - Demon Of The Fall (mayh) - Baying Of The Hounds (Ghost R.) - Master's Apprentices (Deliverence) - To Rid The Disease (Damnation) - Serenity Painted Death (Still Life) - Wreath (Deliverence) - Heir Apperent (Watershed) - In My Time Of Need (Damnation) - The Drapery Falls (Blackwater Park)
    Yakalayabildiğim kadar bir kaç tane de fotoğraf ekleyeyim. Pek net değiller ama olsun.

    http://photos-b.ak.facebook.com/photos-ak-sf2p/v286/217/34/755057373/n755057373_675929_6751.jpg
    http://photos-c.ak.facebook.com/photos-ak-sf2p/v286/217/34/755057373/n755057373_675930_7056.jpg
    http://photos-h.ak.facebook.com/photos-ak-sf2p/v286/217/34/755057373/n755057373_675935_8600.jpg

    Bir de video çekiverdim telefonumla. Master's Apprentices'ta efsane brutal vokal kısmına girmeden öncesi ve giriş. Lakin brutal vokalden sonrası pek net duyulmuyor, eh telefonun frekansı yetmemiş olsa gerek.
    http://yavuzselimk.blogspot.com/2008/06/opeth-istanbul-konseri-200608.html


    Böyle işte efendim. 27 Temmuz'da da Metallica'yı göreceğim, benden mutlusu yok ^_^Opeth
  • Unirock Fest '08 - 1.Gün - Alt Gruplar

    Jun 25 2008, 16h16

    DİKKAT: Aşağıdaki yazıyı esasen blogumda yazdığım için yazının resimli ve videolu şeklini görmek için bloguma bir göz atmanızı tavsiye ederim, saygılar. Link: http://yavuzselimk.blogspot.com/2008/06/unirock-fest-2008.html

    Sabah gözümü hafiften de olsa korkutan yağmur kesileli çok olmuştu. Sıcaklık İzmir'i aratmayan cinstendi ve hava da açıktı. Beşiktaş'tan Maslak' doğru giden dolmuşları aradı gözüm, bulmam uzun sürmedi. Kısa bir süre içinde dolmuşta ayakta bekliyordum. Oyunun bu kısmına kadar tüm levelları atlatmışım da oyun sonu canavarına giden kahraman kadar şendim. Dolmuş parkorman'a geldiğinde kampçı kılıklı bir kaç gençle birlikte indim.
    Saat 17'ye geliyordu, ilk grubu kaçıracağımı düşünmüştüm ancak başlangıç saatini yanlış hesaplamıştım. Yani ilk grubu bile kaçırmıyordum. Yolu bulmamda bana yardım eden, iki seneden fazladır sanal olarak tanıdığım daha önce de bir kere buluştuğum arkadaşım; İlker aradı ve kısa bir süre sonra buluşup bir köşeye oturduk.


    İlk grup; Obstinacy sahnedeyken güneş hala tepemizdeydi. Elemanlar kendilerine ayrılan yarım saatlik sürede ilk grup yani en alt grup olmanın ezikliğini yansıtmadan güzelce çaldılar.

    İkinci grup olan definitive'i nerden bulduğumu bilmediğim On Fire EP'leri sayesinde önceden dinlemiştim. Bilgisayarımda randomdan gelip çalıyordu arada bir, hoşuma da gitmiyor değildi.
    Bu grup da fena sayılmazdı, solistin fazlaca "ey, ey, ey" şeklinde gaza getirmeye çalıştı seyircileri. Şarkılarda ne kadar şarkı söylüyorsa bir o kadar da "ey, ey, ey" çekmiştir herhalde.

    Sıradaki grup Insistence'a geldiğimizde ortam da biraz hareketlenmeye başlamıştı sanırım. Ortamın hareketlenmesinde özellikle Insistence grubunun solistinin seyircileri zorla gaza getirmesinin büyük payı vardı. Solist önce pogo yapılmasını istedi daha sonra wall of death. Seyirciler de gönüllü bir şekilde ne denildiyse onu yaptılar. Her şey ayarında sona erdi, limiti aşıp cozutan kimse olmadı. Miting sonrası polis-eylemci kovalamacasını andıran wall of death eylemi sonrasında herkesin yüzü gülüyordu mesela.

    Wall of death sırasında çektiğim videoyu görmek için bloguma göz atın.

    Öte yandan Insistence sadece seyirciye oynayan bir grup da değildi hani, gayet güzel çaldılar. Türleri bir kaç yerde death metal olarak lanse edilse de ben genel olarak hardcore grubu havası yakaladım kendilerinde, grubu özellikle Lamb Of God'a benzettim -veya onlar benzemeye çalışıyordu gerçekten- ki bunu düşündükten çok kısa bir süre sonra LOG'dan Hourglass'ı coverladılar yanlış hatırlamıyorsam. 2007 yılında bir albüm kaydetmişler ancak hâla çıkmamış albüm. Üzerine yeni şarkı bestelediklerini de söylediler ve de bu yeni bestelerini çaldılar. Ne diyelim, önleri açık gözüküyordu umarım başarılı olurlar ve dünyaya açılırlar.

    Sıra gelmişti İzmir'li melo-death/thrash icra eden cici grup Affliction'a. Grubu, özellikle davulcularını pek yakından tanıdığım için (kendisinden 1 yılı aşkın süredir davul dersi almaktayım) gruba karşı biraz daha duygusal yaklaşıyordum. İzmir'de kendi stüdyoları olan grup 2 albüm çıkarmış, 2.albümlerinin mastering'ini ve miksajını İsviçre'de bir stüdyoda yaptırtmışlar ve efsane bir sound yakalamışlardı. Geçtiğimiz aylarda da Amerikalı bir şirket; Dyskfunctional Records ile 4 albümlük bir anlaşma imzalamış ve pek yakında başlaması planlanan bir ABD turnesini gündemlerine getirmişler. Kısacası önü açık dememize kalmadan kendi önünü açabilmiş bir gruptu Affliction.

    Zira beklentilerimi boş çıkartmamışlar sahnede çatır çatır yardırmışlardı. Sanırım 1.gün boyunca davul solosu atraksiyonuna giren tek grup da onlardı. Sahnede kaldıkları 45 dakikadan sonra kulaklarım hafiften zedelenmiş olmalı ki başıma ufak bir ağrı girmeye başladı ve tıkaç almadığıma bin pişman oldum. Bunda sahnenin sağ kolonunun tam karşısında durmamızın etkisi de vardı muhtemelen. Daha sonrasında gruba bir kaç ballad lazım diye düşünecektim çünkü grubun tüm şarkıları hızlı, gaz, tüm vokalleri brutale çok yakın hafif scream'seldi. Gruba fazla çamur atmadan kendimin aslında bu müziğe düşündüğüm kadar da dayanıklı olmadığımı anladım ya da sadece kolonlara yakın izlememem gerekiyordu, bilmiyorum.

    Opeth'ten önceki son alt grup, Catafalque sahneye çıktığında hava artık kararmıştı. Müziklerine -icra ettiği türleri gibi- bir türlü ısınamadığım bu gotik-metal'ci grubu dinlerken hafiften sıkılmadım değil. Tabii bunun sebebi de tamamen kişisel olsa gerek çünkü biraz önce anlattığım gibi Affliction'dan sonra kulaklarım haşat olmuştu. Üzerine Opeth'i artık görmek isteyişim ve son 24 saat içinde pek az uyumuş olmam da eklenince gerçekten önceden ısınılmayan bir grup çekilebilir değildi hele ki sağ kolona yakınsan. Affliction başladığında feth ettiğimiz pozisyonumuzu Opeth'i yakından izleyebilmek uğruna korumaya karar vermiştik İlker'le. Catafalque'ı oradan izleyişimin yegane sebebi de budur.

    Bunların dışında grup hakkında bir şeyler söylemek gerekirse, Catafalque'ın clean vokalleri yapan sarışın dekolteli bayan ve brutal kısmın sahibi biraz cüsseli Mete beyle birlikte öne çıktığı söylenebilir. Grubun diğer elemanları yapılması gereken işleri yapan mürettebat gibiydi, yardımcı pilot sarışın saçları, göğüs dekoltesi ve seyircilerin büyük çoğunluğunun karşı cinsinden oluşuyla gözleri pilot kabinine çekiyordu. Sese gelirsek kendisinin ortalama bir bayan vokal kalitesinde olduğunu söyleyebilirim, tüylerimi ürpertemedi çünkü. Brutal Mete'ye gelirsek, sağlam brutal yapıyordu hakkını yemeyelim şimdi. Seyirciyle iletişim kısmıyla da kendisi ilgilenen Brutal Mete bu işin de üstesinden geliyordu sanırım. Konser sırasında söylediğine göre iki farklı yerinden fıtık olmuş ve sahnede iğneyle duruyormuş. Ne diyelim, tebrikler.


    Sonuç olarak hiçbir şarkısını bilmediğim için eşlik edemediğim, kendilerine ısınamadığım için coşamadığım, Opeth'i beklediğim için sıkıldığım bir performans olmuş oldu Catafalque'la geçen 1 saat.

    Nihayet Catafalque da bitmişti... Saat 21.30'du. 15 dakika sonra olan Türkiye-Hırvatistan Euro 2008 Çeyrek Final maçı başlayacaktı. 2 Saat sonra da Opeth sahneye çıkacaktı. Önceden Opeth'i beklerken sahne kenarına kurulması kuvvetle muhtemel perdeden maçı izleriz hem sıkılmayız hem de zevkli olabilir ordakilerle birlikte maç izlemek diye hayal kurmuştum. Gerçekten hayal kurmuş olmalıyım ki konser alanında perdeyi veya projeksiyon aletini andıran hiçbir şey yoktu. Bunun yerine o kalabalık içinde 2 saat beklemek vardı. Bir tutam düş kırıklığını sabır kaynayan kazanıma atıp başladım beklemeye. Yorgunluktan ölecek gibiydim. Sıkıntıyla geçecek zaman sonrasında hayatımın grubuna görecek olmak gerçekten de tek tesellimdi, kocaman bir
    teselli...

    Unirock Fest '08

    Yazının orjinalini görmek için tıklayın.
  • İstanbul'da Bir Opethian

    Jun 24 2008, 12h33

    Bundan 3 yıl kadar önce Alsancak'ta bir kaç arkadaşla birlikte meraktan girdiğimiz metal ürünleri, müzik albümleri, fantastik edebiyat kitapları vs. satan Excalibur isimli tuhaf dükkanda tanışmıştım kendileriyle. Fonda çalan müzik değişken bir yapıda ilerliyordu. Öyle ki muhtemelen dükkana girdiğimizden beri aynı şarkı çalmasına rağmen bir çok farklı sahnesiyle tanışmıştım müziğin. Akustik yapısıyla dinleyen insana yaşattığı dinginliğin hemen arkasından gelen böğürtüler önce şok yaşatıyor, sonra enteresan şeyleri sevebilmenin enteresan zevkinden bir kuple tattırıyor ve bir anda gaza bile getiriyordu. Müzik ölesiye kaliteliydi. İyi ki dükkanda bulunan ses sistemi de iyi bir kaliteydi ki ilk tanışmamız nezih bir şekilde olmuştu. Tonu bozuk bir hoparlörden çıksaydı bu karmaşık sesler bütünü kim bilir tezgahta duran şişko harleyci metalci dövmeci bilmemneyci adama sormayacaktım kim bu çalanlar diye... İsimleri Opeth olan bu abilerimiz aynı dönemde açmış olduğum last.fm hesabımda liste başını bir an olsun bırakmamışlardı bugüne değin.

    Gelelim günümüze... Bir kaç ay önce Metallica'nın Türkiyeye geleceği hakkında söylentiler dolaşmaya başlamıştı ki 20 Haziran Opeth diye bir laf duyuldu, duyulmasıyla heyecanım iki kat arttı. Kısa bir süre kesinleşen konserin Testament ve Orphaned Land gibi isimlerle birlikte Unirock Fest kapsamında yer alacağı belli oldu. Aynı festivale daha sonra Dark Tranquillity de eklenerek festival tadından yenmez bir hale geldi.

    Festivalle ilgili her şey kesinleştikten sonra kalan 3 ayım festivali birlikte geçirecek arkadaş aramakla geçtiyse de kimsecikler İzmir'den İstanbul'a çadır kurmaya gitmeye cesaret edemiyordu. Çıkan grupları ya zaten çok sevmiyorlardı ya da bir ay sonrasında zaten Metallica'ya gideceklerini bahane ediyorlardı. Buruldum hafiften ama bu konseri kaçırmayacağımdan emindim. Gerekirse tek başına gidecektim hani... Fazla samimi olmadığım insanlara bile teklif ettikten sonra tek başıma gitmeye karar verdim. İstanbulda'da vardı uzun zamandır tanıdığım bir kaç arkadaşım ancak onlara da yapışmak istemiyordum tanışıklığımız sanal dünyanın dışına çok az taştığı için. 3 gün tek başıma konaklamayı gözüm bir türlü yemedi, sadece 1.gün'e gidip Opeth'i görmeye karar verdim.

    Şansa bak ki beni İstanbul'da karşılayacak ve hatta bana bakacak kuzenim aynı tarihte İzmir'deydi. Kısa bir süre kara kara düşündükten sonra bu ufak yolculuk boyunca hiç konaklamamayı, 19 haziran gecesi otobüse binip 20 haziran'dan sonraki, 21 haziran sabahında otobüsle geri dönmeye karar verdim. Parama, telefonuma, telefonun diğer ucunda bana yardım edebilcek bir çok kişiye güvendim. Bir de Opeth'i canlı izleyecek olmanın getirdiği gazın verdiği güven vardı ki bu güven gözümü karartmıştı resmen.

    İzmir'den 23.30'da hareket edecek İstanbul otobüsünü Nilüfer otobüs terminalinde bekliyordum. Her zaman giydiğim ayakkabım ve gri, bol şortumun üzerinde Still Life tişörtüm ve yine her zaman kullandığım sırt çantam vardı benimle birlikte sadece. Beklerken benim dışımda festivale giden başka İzmirlileri de görmek hoştu. Kamp kurmaya giden kılıklarından ve tavırlarından belliydi aynı istikamete gittiğimiz.

    Bindim, indim. Yağmur yağıyordu, korktum. Taksim'e doğru giden servise yönlendirdim kendimi. Planıma göre öğlen 14'e kadar Taksim'de geçirecektim zamanımı... Minibüse bindiğimde gece boyunca pek fazla uyumadığımı anladım. Yukarıda bahsettiğim gaz durumu olmasa çok pis sıkılır, ıkınır, bunalırdım sanırım. Onun yerine camdan bakıp "nolcak bu yağmur" dedim.

    08.30 civarı Taksim meydanındaydım. İstanbul trafiği ile kapıştığım ilk raunt sona ermişti, karnım felaket açtı. Ne yiyebilirim düşüncesiyle İstiklal Caddesine 2 adet gözlem yapan göz 1 adet zil çalan miğde ile daldım. Bir süre ilerledikten sonra karışık ayvalık tostu ve neskafe cazip geldi.

    09.30 itibariyle dönüş biletimi almak amacıyla uzun bir süre orda burda dolandım. Bir şekilde zamanı tüketmem gerekiyordu. Aslında tam bir evsiz olduğumu fark ettim o an itibariyle. Parası, telefonu, festival bileti olan bir evsiz.

    Öğlene doğru dinleneyim belki uyurum bile dedim ve girdim sinemaya. Hulk 2'ye girmiştim, sonlarında sıkıldım. Uyuyamadım, dinlendim.

    Sinemadan çıkıp Beşiktaş'a gittim. Bir arkadaşımın henüz gelip gelmeyeceği belli olmasa da biletler hemen bitecek korkusuyla fazla bilet aldığım Metallica konserinin elimdeki fazla olan biletini internetten anlaştığım bir elemana satmak için 16.30'da Beşiktaş Burger King önünde buluşacaktık. 2 Saatim vardı. Tam da bir internet kafe'ye girecektim ki İstanbullu arkadaşım aradı nerde olup neler yaptığımı sordu ve "Adeks'e git bari, burger'ın biraz yukarsında olcaktı" dedi. Biraz arkama baktım ki Adeksi görüverdim, giriverdim, 1 saat geçiverdi.

    Adeks'ten çıkıp Burger King'e daldım. Tıkındım. Bileti satacağım kişi 15 dakika önceden gelmişti. Aceleyle yemeğimi bitirip önceden planladığım gibi burger king'in tuvaletini kullandım (nerede tuvalete gireceğimi planlamıştım, evet.) Sorunsuz bir şekilde bileti sattıktan sonra yapacak hiçbir şey kalmamıştı. İstikamet festivalin gerçekleşeceği alan, Parkormandı.

    OpethUnirock Fest '08

    http://yavuzselimk.blogspot.com/2008/06/istanbulda-bir-opethian.html