• Kaybolmuş Bir Dahi: Kerim Çaplı

    Ago 17 2009, 17h50

    2 Kasım Salı günü, 55 yaşında bir müzisyen, sessiz sedasız bu hayattan çekildi. Adını çok az kişi biliyordu ama bilenler için, Kerim Çaplı, bir dâhiydi. Davul, gitar ve klavyede virtüözdü. Vokalde de tüm yeteneğini gösterirdi. Çaplı'nın parlak başlayan hayatı, ruhsal ve fiziksel rahatsızlıkları nedeniyle parlaklığını yitirerek sona ermişti. Çaplı'yı tanıyanlar, onun yeteneğinin Türkiye'de başka kimsede olmadığı konusunda hemfikirler. Bir de karmaşık bir insan olduğu konusunda...
    Kerim Çaplı, 17 Ocak 1949'da İzmir Karşıyaka'da doğar. Piyanist Erdoğan Çaplı ve opera sanatçısı Azra Gün'ün oğludur. Çaplı, babasıyla birlikte, 1955'te ABD'ye taşınır. Erdoğan Çaplı ya da New York'ta (Rochester) bilinen adıyla 'Piano Pasha', ünlü Crescent Beach Hotel'de piyano çalmaktadır. O sıralarda 15 yaşında olan Kerim Çaplı'nın, babasıyla davul çaldığı ve çok yetenekli olduğu kulaktan kulağa yayılmıştır. Beatles şarkıları cover'layan Groop Ltd. adında bir grubu olan 17 yaşındaki Jake Gerber, Çaplı'ya birlikte çalmayı teklif eder. Beatles'a hayran olan Çaplı teklifi kabul eder. Davul çalmanın yanı sıra vokal da yapabileceğini söylediğinde, Gerber onu pek ciddiye almaz. Fakat çalmak için bir araya geldiklerinde işler değişir. Çaplı, herkesi hayretler içinde bırakır.
    Kuzey New York'ta yavaş yavaş popüler olmaya başlayan Groop Ltd.'ın başarı grafiği, Çaplı'nın da katılımıyla hızla yükselmektedir. 1964 yazında Çaplı ve Gerber'ın yazdığı iki şarkıdan oluşan bir albüm yayımlarlar. Ciddi bir başarı kazanırlar. Şarkılar, listelere girer, grup televizyon programlarına çıkar. Bu arada Erdoğan Çaplı, oğlunu kontrol altına alamamaktadır. Gerber'ın anne ve babası Çaplı'nın kendileriyle kalmasını önerir. Çaplı, liseyi bırakır ve Gerber'la birlikte yaşamaya başlar. 1965'in sonuna doğru, grup içinde problemler yaşanmaya başlar. Gerber ve Çaplı, kardeş gibi olmalarına rağmen, çok da kavga etmektedir. 1966 ortalarında grup dağılır. Çaplı, bir süre The Heard'de çalar, daha sonra Kaliforniya'ya taşınır ve Sundowners adlı gruba katılır. 1967 yazında, Monkees'in alt grubu olarak turneye çıkarlar. O dönem, İngiltere'de Beatles neyse, Amerika'da da Monkees odur. Bir gün Jake Gerber'a, Çaplı'dan bir telefon gelir. Çaplı, grubuyla birlikte Rochester'a geldiğini ve onunla buluşmak istediğini söylemektedir. Holiday Inn'e giden Gerber, inanılmaz bir kalabalıkla karşılaşır. Grupla ve Monkees'le tanışır. Çaplı, Gerber'a kendileri gibi Monkees'in alt grubu olan ama birkaç gün önce işine son verilen çok iyi bir gitaristi kaçırdığını söyler. Gitaristin adı Jimi Hendrix'tir. Çaplı'ya göre, Hendrix'in atılma sebebi, olağanüstü çalması ve Monkees'den sahne çalmasıdır.
    Çaplı, Monkees'in kayıtlarında davul çalar. Bu sıralarda babasını kaybeder. 1969'da, bir gün ortadan kaybolur. Herkes, intihar ettiğini ya da vurulduğunu düşünmektedir. Oysa Türkiye'ye dönmüştür.


    Hendrix'le çaldı

    Yönetmen Selim Demirdelen, Kerim Çaplı'nın ilginç hikâyesini duyunca, filme aktarmak üzere hayatını araştırmaya başlamış. Demirdelen ve asistanı Ekin Kohen, iki yıl süren araştırmalar sonucu yukarıdaki bilgilere ulaşmış. Bunca ayrıntıya rağmen, Çaplı'nın hayatının bir bölümü hâlâ karanlıkta.

    Kerim Çaplı'yla ne zaman tanıştınız?

    İki sene önce Mojo'da tanıştım. Kardeşim Mehmet, Mojo'da çalıyor; ondan ne kadar iyi bir müzisyen olduğunu duyuyordum. Bir sürü hikâye vardı, anlatılan. Jimi Hendrix'le çalmış falan diye; ben de araştırmaya karar verdim.

    Nasıl araştırma yaptınız?

    Onu tanıyanlarla konuştum, internetten araştırdım. Son dönemde sağlığı iyi olmadığı için kendisi çok anlatmıyordu. Daha doğrusu anlatamıyordu çünkü hatırlamıyordu geçmişini. En etkileyici tarafı, davulcularla konuşuyorsunuz, "Abi, ben onun tırnağı olamam," diyor, solistlerle konuşuyorsunuz "Onun gibi solist görmedim," diyor, gitaristlerle konuşuyorsunuz aynı şeyi söylüyor. Ben bu kadar yetenekli bir adam Türkiye'de tanımıyorum. Araştırmalar devam etti ve Amerika'daki arkadaşlarına ulaştım.

    Nasıl ulaştınız?

    İnternette araştırma yaparken, yahoo'da bir sohbet sayfasında, 60'ların grupları ile ilgili araştırmalar yapan bir adamla tanıştım. Çaplı'nın Rochester'da yaşadığını öğrendim. İngiltere'de müzisyen üretmek anlamında Liverpool neyse, Amerika'da da Rochester o.

    Çaplı, Jimi Hendrix'le sadece aynı sahnede mi çalmış, yoksa beraber çalmış mı?

    Turnenin sonuna doğru Hendrix, davulcusuyla bir problem yaşıyor ve Çaplı'yla çalıyor. Kendisi Hendrix'in davulcu adayları arasında. Ama Hendrix ölüyor.

    Peki bu başarıya rağmen neden Türkiye'ye dönmüş?

    Bilmiyorum. İstanbul'a döndükten sonrası biraz muamma. Benim kabaca bildiğim, apar topar askere alınıyor. O bir darbe indiriyor. Amerika'da çok popüler oluyor, sanıyorum o ruh haliyle Türkiye'ye gelip rock star gibi karşılanmayı beklerken askere alınıyor.
    Amerika'daki arkadaşları intihar ettiğini zannediyorlarmış...
    Evet. Aslında Kerim'i biri vurdu diye duymuşlar. Onlara, "Kerim Çaplı hakkında bir araştırma yapıyorum," diye mail attığımda çok şaşırdılar ve "30 senelik bir sır perdesini kaldırdın," dediler.
    Buradaki müzisyenlerle bağlantıya geçtiğiniz zaman söyledikleri ortaktı değil mi? Çok iyi bir müzisyen, hatta dâhi olduğu ama aynı zamanda çok karmaşık ve anlaşılmaz olduğu, kavga ettiği...
    Karmaşık olduğu, çok konuşmadığı, kavga çıkarttığı, insanlar kendisine dik dik baktığı zaman sinirlendiği, kafalarına baget fırlattığı...
    Tükürdüğü...
    Tükürdüğü, anlatılan hikâyeler arasında.
    Bir yandan da çok kibarmış ama.
    Çok iyi bir ailenin çocuğu, dolayısıyla çok görgülü bir adam. Ben sinirlendiğini görmedim. Röportajlar esnasında çok soru sorduğumuzda biraz canı sıkılıyordu. Bir gün röportaj için ofise geldiğinde hiç konuşmadı. Sorduk, "Ne oldu?" diye. Beyoğlu'nda bir otelde kalıyordu. Otelin önünde bir hafta önce silahlı çatışma olmuş. Bir haftadır buna takmış, "Burası nasıl bir memleket," deyip duruyordu. Çok duyarlı bir adamdı. Konuşmanın ortasında bir anda gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor ve "Karımı, çocuklarımı son bir kez görmek istiyorum," deyiveriyordu.

    Son zamanlarına kadar görüşme imkânı bulabildiniz mi?

    Son altı ayında konuşamıyordu, otelden de çıkamıyordu. Sağlığı kötüye gitmeye başlayınca aranızda duygusal bir bağ oluşuyor. Filmi bir kenara bırakıp onu iyileştirmenin peşinde koşmaya başladık. Check up'lar yapıldı ve beyninde ödem olduğu ortaya çıktı. Tam ameliyat ettirelim, belki sağlığına kavuşur derken, kaybettik.

    Neden otellerde yaşıyordu?

    Ailesiyle görüşmüyordu, psikolojik sorunları sebebiyle tek başına yaşayacak durumda da değildi. Batu Abi, sağ olsun ona otel ayarlamıştı. Otelleri de devamlı değiştiriyordu, çünkü kavga ediyordu resepsiyonla. Konuşmalarımızda, "Ah bir ev tutsak, ben orada müzik yapsam. 10 milyon tane beste var kafamda, onları çalmam lazım," diyordu. En büyük hayalim, bu filmi yapıp onun da galaya gelmesi ve Türkiye'nin bu adamı tanıması, çocuklarının da babalarıyla gurur duymasıydı.

    Kerim Çaplı'nın yayımlanmamış bir albümü var, değil mi?

    Evet. Beş sene önce yaptığı yayımlanmamış kayıtları buldum. Rıza Erekli'de kaydedilmiş, Yavuz Selim Gencer sponsor olmuş. Tamamı İngilizce, her şeyi Kerim Çaplı çalmış. Şimdi o albümün yayımlanmasına çalışıyorum.
    Kerim Çaplı'yla ilgili, neredeyse şehir efsanesi olmuş hikâyeler vardır...
    Evet. Konsere çıkmışlar, Kerim Abi klavye çalıyor. Elektrik arızası oluyor ve klavye bir şekilde ters dönüyor. Yani tizden basa... Kerim Çaplı, "Olsun önemli değil, ben çalarım," diyerek bütün konseri tersten çalıyor.

    Tüm bu araştırmaların sonucunda ne yapmayı düşünüyorsunuz?

    Aslında film benim için artık ikinci planda. Birinci planda Çaplı'nın tanınması var. Dolayısıyla film gerçekleşmezse bütün bu araştırmalar başka bir form olabilir. Öyle ya da böyle onun ne kadar önemli bir müzisyen olduğunun herkes tarafından öğrenilmesi lazım.
    Sizce Kerim Çaplı, Amerika'dan Türkiye'ye dönmeseydi, şu anda dünya starı olabilir miydi?
    Kesinlikle. Dünya starı değilse bile, dünya çapında çok önemli bir müzisyen olurdu. Türkiye'ye gelmiş olması, maalesef şanssızlık.


    "Kaderi zorlamadım ve görüşmedik"

    Sündüs Tanman, Kerim Çaplı'yla 1981'de, Taksim Dilson Oteli'nde müdür sekreteri olarak görev yaptığı sırada tanışmış. Çaplı'nın annesini de çocukluğundan tanıyormuş. 1985'te evlenmişler, 1994'te ise boşanmışlar. "Ben Kerim'in rahatsızlığı olduğunu bile bile onunla evlendim. Bu yüzden onu suçlayamam," diyor Tanman. Zor bir çocukluk geçirmiş olan Çaplı'nın sıcak bir yuvası olursa bazı şeylerin düzeleceğini düşünmüş. Fakat evlendikleri yıl Çaplı'yı doktora götürmeye başlamış, sonunda da tedavi olması için hastaneye yatırmış.
    1992'de ayrı yaşamaya başladıktan sonra Çaplı'yla bir daha hiç görüşmeyen Tanman, "Hani kaderi zorlamazsınız ya, öyle bir şeydi," diyor. "Aramadım, o da aramadı. Çocuklarını görmek isteseydi, tabii ki gösterirdim. Görüşmesek bile bizi hep sevdiğini söylemiş." Sündüs Tanman ve Kerim Çaplı'nın Deniz (18), Aylin (17), Alican (16) ve Ahmet (15) adında dört çocuğu var. Hepsi müziğe yetenekli ve ilgili. Fakat Tanman, maddi imkânsızlıklardan ötürü çocuklarına enstrüman alamadığını söylüyor. Çaplı için "Dâhiydi," diyor Tanman ve ekliyor. "Ama çok hazin bir ölüm. Ölümünden evvel, beyninde ödem oluştuğundan haberdar olsaydık, mutlaka yardımcı olurduk. Sağ olsunlar Batu Mutlugil ve arkadaşları yardımcı olmuş. Biz olamadık. Bu, içimdeki büyük bir yaradır."


    Oğuldan babaya şiir

    15 yaşındaki oğlu Ahmet Çaplı'nın, Kerim Çaplı için yazdığı şiir...

    Ölümle Varolan Babama
    Bu hayata geldim bir senin yüzünü göremedim
    Bu hayatta bir seninle konuşamazdım
    Senin yokluğunu içime gömerek yaşadım
    Tam 12 yıl boyunca
    Senden yollarca uzakta...
    Bir kez baba diyemedim
    Baba demenin ne olduğunu bilemedim
    Ama her zaman içimde avuttum ki kendimi
    Bir babam var ve sonuçta hayatta diye...
    Sen kendini o kadar mahvettin ki
    Biz aldık en son ölüm haberini
    O kadar insanlardan uzaklaştın ki
    Öğrendin zamanla iyiliği
    Ama artık vakit geçti...
    Senden bir "oğlum" duymak isterdim
    Bir bağırışını dinlemek
    Bir şefkatini görmeyi çok isterdim
    Yanımda da olsan uzakta da
    Ama sonuçta baba adıyla...
    Ben yine uzaktayım senden
    Bu sefer yollarca değil düşlerce uzağım
    Bu akşam koyarım yastığa başımı
    Seni düşünürüm uzun uzun son halini hayal ederek...
    Ölümle mi varolmak uyardı sana
    Kim senin gibi müzik ustasıydı?
    Seni mahveden ruhun mu?
    Ölümle varolmadan yaşamda kayboldun önce
    Neden baba?...
    Hasta olduğunda bile saklamışsın kendini
    Çok mu korkuttu hayat seni
    Çok mu uzak kıldı bizden kâbuslarla
    Özlem neden güç vermedi sana?
    Simdi varoldun yeniden hayatıma
    Tam 12 yıl sonra
    Ölüm haberini alınca
    Burada göremiyordun beni ama
    Artık umarım görürsün oradan
    Ama yine ben seni göremeden
    Ama yine sana baba diyemeden...
    Rahat ol baba, sen nasıl olursan ol seni daima seveceğim,
    Çünkü kimseye baba diyemem seni düşlediğim kadar...


    "Türkiye'de Çaplı gibi bir isim yok"

    Müzisyen ve Mojo Bar'ın ortağı Batu Mutlugil, dostunu anlatıyor.
    Siz Kerim Çaplı'yı en yakından tanıyan kişilerden birisiniz.
    Kerim'i çok eski tanırım. Neredeyse 69'dan beri. İlk kez, Gökçen Kaynatan konserinde izlemiştim. Dediler ki, "Amerika'dan gelen yeni bir gitaristimiz var." Baktım, sarı saçlar, bukleler, yüksek topuklu çizmeler... Bir herif çıktı, gitar çaldı, çok beğendim. Kerim'di.

    Nerede izlemiştiniz?

    Budak Sineması'nda. Asıl Kerim'le ilk konuşmamız yıllar sonra, MFÖ'nün bir konserinde olmuştu. Kerim orada çalıyordu. Oğlum Batuhan ufaktı, onu götüreyim dedim. Bir baktım, Kerim, bilet kuyruğunda bekliyor. O meşhur hikâye...
    O meşhur hikâye dediğiniz, siz Kerim Çaplı'yı bilet kuyruğunda görünce "N'apıyorsun?" diyorsunuz, o da "Konsere gireceğim, bilet alıyorum," diyor. Siz de "Sen konserde çalıyorsun, ne bileti," deyip onu kulisten içeri sokuyorsunuz.
    Evet, sonra kulisten geçip seyircilerin arasına oturuyor ve konseri seyrediyor, çalması gerekirken. O konserden sonra Kerim'in izini kaybettim. MFÖ'yle, Seyyal Taner'le, Umay Umay'la çaldı. Orhan Atasoy'la bir grup kurdu. Ortaköy'de Star 88'de çalıyorlardı bir dönem. Fakat huzursuzdu. Rahatsızlıkları başlamıştı. Biz o sıralar Blue Blues Band'de üç kişiydik. Sunay (Özgür), ben, Yavuz (Çetin). İstediğimiz davulcuyu bulamıyorduk. "Kerim'le çalalım," dedim. Fakat Kerim, birlikte çalışılması çok zor bir insandı. Ama onu olduğu gibi kabul ettim. Çok iyi dost olduk. Özellikle çocuklarımdan bahsetmek istemiştim, "Senin de çocuklarını gidip görelim," dediğimde bana çok kızdı. "Bu konuya hiçbir şekilde karışmanı istemiyorum, bir daha da çalmam seninle," dedi. Aynı şekilde eşi konusunda da böyleydi, annesi konusunda da.

    Kerim Çaplı nasıl bir müzisyendi?

    Kerim'le bir sene beraber çalıp şarkı söyledikten sonra ona inanılmaz saygı duymaya başladım. Ben bir sürü gitarist severim ama bu adam bir genius (dâhi). Ama enteresan bir genius. Belki bana kızacaklar, Batu ukalalık ediyor diye ama bence Kerim'in yaratıcı ruhu bitmişti. Adamda o kadar çok kabiliyet vardı ki, yapılacak bir besteyi, çıkacak bir plağı önemsemiyor herif. Onun felsefesi "Türkiye'de bir şey yapılsa n'olur ki,"ydi. "Bizim Zeppelin'le çalmamız gerekiyordu, niye çalamadık" diyen bir adam.

    Neden Amerika'dan döndüğünü biliyor musunuz?

    Bilmiyorum. Amerika'daki grup arkadaşı Jake Gerber'ın dediğine göre annesini görmeye geliyor.

    Türkiye'de Çaplı gibi bir isim var mı sizce?

    Yok canım. Buraya, Mojo'ya, Iron Maiden geldi. Kasılarak, burunlarından kıl aldırmayak girdiler içeri. Davulcuları sempatik bir herif, tanıştık. "Bak," dedim "sana bir adam dinleteceğim." Herif, Kerim'i dinledi, kafayı yedi, bu nasıl bir davulcudur diye. Sonra onu davula davet ettik, Kerim basa geçti, ben gitar çaldım. Adamın Kerim'i iyice görmesini istedim.

    Sizce Amerika'da kalsaydı...

    Kerim, Amerika'da kalsaydı, biz şu anda Kerim'in parçalarını yorumluyor olacaktık. Kerim, duyduğunu çalardı. Dâhiydi. Kerim piyanistti. Mi? Gitaristti. Mi? Davulcuydu. Mu? Basçıydı. Mı? Bilmiyoruz ki... Hepsini mükemmel icra eden bir adamdı. Acaba şarkıcı mıydı? Şu anda burada oturuyordur, inan bana. Ve gülüyordur, bunlar neyle uğraşıyor diye.
  • Değerlerimize Sahip Çıkalım!

    Fev 2 2009, 6h06

    Ölümünün 5. Yılı bu yıl.. "8 Şubat 2004"

    Cem Karaca'yı sonsuzluğa uğurlamamızın 5. yıldönümü bu yıl. Hani dediği gibi ''Ansızın bir deli çaydan'' içtik ve doyamadık.
    Cem karaca değil mi kendi tarzını yaratıp bizleri sürükleyen sesinin peşinden? Ağlamadık mı o ayrıldığında aramızdan yürekten? İçtik kanımıza karışan aşkları onunla. ''Emrah'' ı dinlerken aklımıza geldi nazlı yarimiz, ''nöbetçinin türküsü'' dinledik yüreğimizi yakıp gidenin ardından.' 'Islak ıslak'' bakmadı mı sevdiğiniz hiç gözünüze? Sonra ''herkes gibisin'' demedik mi içimizi yakarken karşımızdaki gururumuza yenilerek? Utandık kemikleri alındığında ebedi uykusu bölünerek.
    Kahrettik ne güzel demişti Cem baba ''kefenin cebinde yer yok ya''.
    Türk rock müziği bir darbe daha yedi gittin gideli Cem Karaca. ''Yaşasaydın ve görseydin'' Cem baba keşke. İşte o zaman utanırdı belki rock müzik yapıyorum diyerek milleti yanıltan bir sürü insan. Cem Karaca bana bu satırları yazdıran ''ceviz ağacı'' hala farkında değil diğerleri senin gülhane parkında olduğunun.
    Sevenlerin gözlerinden akan yaşla sulamaya devam ediyor seni Cem baba. Rahat uyu Cem Karaca unutmadık unutmayacağız...
  • Chuck Schuldiner

    Dez 14 2008, 22h05

    Chuck la ilgili detaylı bilgiler.Bunu okuyan Chuck ı tanımış sayılır bence...

    "KELİMELERE SIĞMAYAN ERDEMLER ve FİLOZOF HAKKINDA

    Bir insan düşünün; müzikten elde ettiği cüzi rakamı tekrar müziğe yatıran, beynindeki ur için hastane masraflarını karşılayacak paraya azla yetinmesinden dolayı sahip olamayan, hastalığıyla mücadele ederken de asla ümidini yitirmeyen, sadece hastalığıyla ilgilenmesi gerekirken müzikten kopmayan ve bunun da mücadelesini veren, “İki köpeğime her gün yemek götürebileyim, geri kalan parayla da gitar teli takımı alabileyim, daha fazlasını neden isteyim ki” diyen bir insanlık modeli. Mücadeleci, savaşçı, ne yaptığını bilen, olgun, mütevazi, sade, elindekiyle yetinmesini bilen ve virtüöz bir müzikal deha. 13 Aralık 2001’de hayata veda eden efsane Death / Control Denied grubunun lideri, filozof-ruh iyileştirici Chuck Schuldiner’ı çok ayrıntılı şekilde inceledik ve gösteriş meraklılarına, hayattan anlam bulamayanlara, insanlıktan nasibini alamamış manasız kişilere havale ettik :

    İSİM : Chuck Schuldiner
    DOĞUM TARİHİ : 13 Mayıs 1967
    DOĞUM YERİ : Long Island, New York
    FAVORİ YİYECEKLERİ : Buffalo Wings, Pizza, Biftek, Izgarada Chi-chee-pi-on (Çin Yemeği)
    HOBİLERİ : Kano kullanmak, Albüm Koleksiyonu Yapmak, Balık Tutmak, Gitar Çalmak
    SAHİP OLDUĞU HAYVAN : 2 Köpek (Buster ve Heidi) ve 3 Kedi (Pierre, Mommy Mew ve Tigger)
    EN ÇOK SEVDİĞİ KİŞİ : Annesi Jane Schuldiner
    ZİYARETTEN HOŞLANDIĞI YERLER : California (Bay Area) ve Amsterdam
    MÜZİKAL ETKİLENİMLERİ : Kiss, Iron Maiden, Mercyful Fate, Watchtower, Venom, Exciter, Anvil, Slayer
    GELECEKTEKİ AMAÇLARI : Sağlıklı, mutlu bir birey olmak ve gitar çalmaya devam etmek, Metal müzikle kapsanmış bir birey olmak
    KISA LAFLARI : Let the Metal flow!!!!! Support music, not rumours!!! ...to keep metal alive!!!

    Maalesef ama maalesef;
    ÖLÜM TARİHİ : 13 ARALIK 2001

    Bu denli önemli bir müzikal dehayı 13 Aralık 2001 yılında kaybetmiştik, bugün de ölümünün yedinci yıl dönümü. Ama o hala ölmedi ve efsanesi devam ediyor. Kalbimizde o kadar önemli bir yer edindi ki müzik dünyasının ender insanlık örneklerinden biriydi. Bu değil midir ölmesine rağmen hala saygıyla anılan, çok özlenen, bu denli önemli bir müzikal dehanın ölümünün bizi üzdüğü? Müzik adamı olmasının yanında çok büyük bir sanatçıydı. Gerçekten de öyleydi. Sanatçı kime denir? Topluma bir şeyler veren, olumlu anlamda bir şeyler aktaran, örnek tavırlar sergileyen, bir ekolü temsil eden ve toplumun yaralarına parmak basan bir insan modelidir sanatçı açılımı. Bu açıdan yaklaştığımız zaman hepsini sergiliyordu Chuck. Aslında Death gibi bir grubu kurmasının ve bu denli büyüme gösterip muhteşem bir virtüöz, müzisyen olmasının anlamı Chuck’ın kardeşi Frank’ın ölümünde gizlidir. Kardeşi Frank ölünce, 10 yaşında olan Chuck’ın hayatında bazı şeyler değişmiş, başlangıçlarda içine kapanmış, kendisini müziğe vermiş, hayatın inceliklerini sorgulamış, Frank’ın ölümüyle ilişkili tutarak DEATH adında bir grup kurmuş ve liriklerinde yer yer bu tür acı anlamlara da yer vermiştir. Belki de DEATH grubunu ölen kardeşi Frank’a borçluyuz.

    1998 yılında Dynamo Open Air’de verdikleri konserde ne denli mütevazi, virtüöz olduğunu ve müzik adamlığını görmüştük. Son derece teknik, komplike, kazık marka melodileri hiç kasmadan, abartılı hareketler yapmadan, beyefendi gibi çalan, müziği dibine kadar hisseden, söylediklerini kalpten aktaran ve seyircilerin önünde saygıyla eğilen bir müzik adamı. Hem de kanser denen illetin tam ortasındayken. 13 Mayıs 1967’de New York Long Island’de doğan Chuck, 13 Aralık 2001 yılında 34 yaşındayken hayata gözlerini kapadı. Beynindeki uru ve kanseri yenmek için çok mücadele etti, sürekli kemoterapi tedavisi gördü, aslında baktığımız zaman hastalığından hiçbir iz görünmüyordu ama ölümüne bir anlam veremedik ve muallakta kaldık. Amerika gibi tıbbi imkanların en üst düzeyde olduğu bir ülkede, mücadele verirken ölmesi ve günlük hayatını da bizim gibi yaşarken, böyle bir sonuçla karşılaşmak hepimiz için sürpriz oldu.

    Chuck’ı hangi yönleriyle değerlendirebiliriz ki? Heavy müzik dünyasında örnek teşkil edecek, ciddice ve ayrıntılıca incelenecek bir insanlık modelidir. Müzik yaşamı boyunca mütevaziliği, saygıyı, güçlü iradeyi ve anlamlı lirikler silsilesini asla eksik bırakmadı. Onu tek yönüyle ele alamayız, hangi yönüne bakarsak çok gelişmiş bir anlamlar bütününü görürüz.

    Müzik mi? En tekniğinden, en komplikesinden, en kazık markasından ve mükemmel bir mantalite altında müzikal sanat sergilemesinden belli olmuyor muydu? Niçin Death grubunun lideriydi? Kendisinin kurduğu bir grup olmasının haricinde bass gitar partisyonlarının, gitar rifflerinin, melodilerin nasıl olacağını her zaman Chuck belirlemiştir. Diğer Death grubu elemanları Chuck’ın yansıtmak istediği müziğin icrasını yapmışlardır ama grubunun soundunun markasını, mahiyetini her zaman Chuck belirlemiştir.
    Lirikler mi? Tam bir hayat mücadelesi, hayatın mücadeleden ibaret olduğu, daima güçlü olmamız gerektiği, felsefe, psikoloji, insanın iç dünyası, hayatın bizzat kendisi, kısacası karşımızda tam bir filozof vardı. Heavy Metal’in filozof bir insani görüntüsünü sergilemiştir Chuck. Death grubu adı altındaki tüm lirikleri de kendisi yazmıştır.

    Sevgiye bakış açısı mı? Kimse fazla bir şey bilemedi bu konuda. Çünkü bu onun özel dünyasıydı ve ölene kadar 6 yıldır aynı insanla birlikte olduğunu belirtmeliyim. Bu da az çok yeni nesile bir örnek teşkil edebilir. Evlilik konusuna uzak durmuş bir insandı. Çünkü şöyle diyecekti : “Evliliğin çok büyük bir mesele olduğunu düşünüyorum. Maalesef evlilik boş sözcükler yüzünden yıkılmaktadır. Evlilik benim için bir kağıt parçasından da daha önemlidir. Evlilik sözleşmesi yok edilebilir ama insanların iç derinliklerinde yok edilemeyecek şeyler var. Sevgi en derindedir. Evlilik hayatı düğümleyebilir ve boş sözcüklerle bir hayatı kolayca ezip geçebilir. Eğer evlenirsem kesinlikle kilisede olmayacak, Florida sahillerinde bir yerde olacak. Bunu özel olarak yapacağım, tabi yapabilirsem.” (Haziran 1999, Spark Magazine / Çek Cumhuriyeti)

    İnsanlık mı? Magazinlerde orta parmağını gösterdiğini, saçma sapan bir poz verdiğini gören oldu mu? Konserlerde mütevazi bir şekilde saygıyla seyirciler önünde eğilen kimdi? Kariyerinde hangi yönleri yaşadığını, hangi yönünden gurur duyduğunu bilmek için şu söylediklerini okumak gerekebilir : “Bir çok şey hakkında iyi şeyler hissettim, ama aynı zamanda da kötü zamanlar, acı veren zamanlar, depresif zamanlar oldu. Bazı şeylerin niçin kötü gittiğini, bazı kişilerin neden arkadan işler çevirdiğini bilemezken bazı kişiler de bizi destekledi. Bir grup olmanın ötesinde daha önemli olan şeyleri yapmaya özen gösterdik. Hala birlikteyiz. Bizi ezmeye çalışan endüstrinin içinde solmadık ve ezilmedik. Asla içki problemim olmadı, başarımıza dil uzatanlardan yakınmadım ve Kurt Kobain gibi kendimi şutlamadım. Başarıyı benim rüyalarıma bağlayanlardan dolayı da üzgünüm. Müziğimizin daha da büyümesi ve onaylanması için benim ismim matbaalarda basılıp durmadı. Böyle bir şey olursa da şaşırmayacağım. Eğer bir gün ilhamımın azaldığını, öldüğünü görürseniz tahmin ediyorum ki bir restaurant açıp, aşçılık yapacağım” (Nisan 1995, Guitar World Magazine / ABD)

    Hayata bakış açısı mı? Sorgulayıcı, kendi özgünlüğünü koyucu, mücadele edici, hayattan umudunu koparmayan, daima güçlü olunması gerektiğini yansıtan bir kişilik ve bunu da bizzat hayatıyla bize gösteren bir erdemler bütünü.

    Chuck’ın çocukluğunu annesi Jane Schuldiner’dan dinleyelim : “Chuck müthiş bir çocuktu. Doğallığıyla herkes tarafından çok seviliyordu. Her zaman onu yabancılara karşı uyarıyordum, çünkü aynı zamanda arkadaşıydım. Chuck okul döneminde beyzbol ve futbol oynadı, özellikle futbolu çok severdi. Okul yaşamı çok iyiydi, çok başarılıydı. İnsanlara sürpriz yapmaktan hoşlanıyordu ve daima mükemmel davranışlarda bulundu. Biz yıllar boyunca kamplarda yaşamıştık, çocuklar böyle ortamda yetiştiler ve Chuck kamp yapmayı, ormanları, doğayı, balık tutmayı, kır yürüyüşlerini çok severdi. Bazen ormanda yaşayan komşulara giderdik, Chuck’ı da alırdım yanıma, 2 yaşındayken arkadaşlarıyla ağaçtan yapılmış kaleler ve evlerde zaman geçirirdi. Çok harika ve mutlu bir çocukluk geçirdiğini size söyleyebilirim.” (Ocak 2003 Rockaxis Magazine / Şili)

    Chuck’ın benim nezdimde önemi büyük. Çünkü Heavy müzik içerisinde misyonunu taşıdığım öğeleri yansıtıyordu. Her zaman erdemlik, bilgelik, mütevazilik, saygı ve insanlık mantaliteleri içinde yaşam sürüyordu ve bu müziği bilmeden, sorgulamadan, özentice yaşayanlara ve de piyasa olmak için özünden dönenlere bir ders veriyordu.13-14 yıllık Heavy Metal literatürümde ilk sıraya koyduğum insandır Chuck ve aynı zamanda grubu Death de tartışmasız her zaman değişmez bir numaramdır ve öyle olmaya da devam edecektir. Onunla her zaman gurur duydum ve literatürümün en başına böyle bir insanı - grubunu koyduğum için kendimle de gurur duydum.

    Chuck müzikal hayatına ilk başladığı zamanlarda korku filmi öğelerine, gore kavramlara yer vermişti ve zamanla kendi orijinalliğini ortaya koymuştur. Death Metal gibi mükemmel bir müzik türünü oluşturan bir müzisyendir ama bunu da böyle görmemekte, bu unvanı kabul etmemektedir. Death Metal çizgisi içinde çok özgün müzik, filozofça liriklerle büyük bir etkide bulunmuştur. Onun en çok dikkat çeken yönü ve en mükemmel özelliklerinden biri, her albümünde muhteşem fikirleriyle ortaya koyduğu düşündürücü, sorgulayıcı, güçlü temaları yansıtarak yazdığı şarkı sözleriydi.

    Chuck’ın hayatı Kiss’in “Destroyer” albümünü almasıyla çok değişmiş, bu müziğin bir fanı olmuş ve neler yapabileceğini düşünmüş. Sonrasında da olan olmuş ve ilk zamanlarında oldukça brutal çalışmaları sergilemişti. O sıralarda tüm sert-brutal gruplar satanist grup yaftasını yiyordu ve Death de bundan nasibini almıştı. Halbuki ilgisi yoktu. Başlangıçta gruba böyle bir yaklaşım gösterilmesinin nedenini Chuck’ın ağzından dinleyebiliriz : “Bir çok grup başlangıçlarda otomatik olarak çok sert olabilir ve satanizm öğelerini yansıtabilir. Aslında bunun nedeni de yapılan çalışmaların normalden daha vahşi yapılması. Müzikal olarak en başlarda Death de bunu içerdi, ama diğer insanların dediği gibi ben şeytan gibi şeylere inanmam ve herhangi bir mezhebi de onaylamam. Ben liriklerimde bunlarla ilgilenmiyorum. Ben satanist öğeli Venom, Mercyful Fate ve Celtic Frost gibi grupları dinledim ama farklı bir değerdi bu. Death için yazdığım lirikler yaşam üzerinedir. Beni karşılayan ve bana bir şeyler veren yaşam...” (Haziran 1999, Spark Magazine / Çek Cumhuriyeti)

    Peki Chuck nelerden bahsediyordu yazdığı liriklerde?

    İnsan yaşamını sorgulardı ve “Overactive Imagination” parçasında şöyle demişti : “Senin var oluşun bir senaryodur.Yaşam senin için bir oyundur. Rolünü sonuna kadar oynarsın. Yöneltmek ve önceden tasarlamak, her biri hareket eder. Senin hasta bağımlılığını arttıran aktif bir hayal gücüdür. Boş kabuğunu köle yapan...”

    Yaşamın ciddiyetini gözler önüne sererdi ve “Nothing Is Everything” parçasında şöyle demişti : “Yaşamak hoşumuza gider ve günlerimizi paylaşırız. Başka bir dünyada, oldukça uzakta farklı bir mevcudiyet, hemen hemen neredeyse aynı. Çatışma üzüntüdür ve kahkaha acıdır. Söyledikleri şeyler için onların gözlerinin derinliklerine bak. Yaşamın ne verdiğini inkar etmek, zihinsel gölgenin arkasında yaşamalıdır. Duygular yaşamın kontrolünü her gün üstlenir.”

    Saygısız, kişiliksiz, hayatını ot gibi ben merkezci duygularla yaşayan müzik severlere, icracılara, gerçek heavy müziğini yaralayanlara “Mentally Blind” parçasında “Sınırlı beş para etmez hayata yaklaşan düşüncelerinle ne yapacaktın? Yeteneklerinin eksikliğinin seni yansıttığı düşüncelerin kendine, yıkıcı. Umutsuzluk senin kazancındır, zevk ahlaksızlıktır. Senin öykülerine av olarak düşmek için mahkum olmuş. Senin için gelecek hiç bir yerde değildir. Her dakika senin türünün basmakalıp sözleri, saygısızlıkla bir bireyden oldukça bahseder. Pişman olacağın suçlamaların, aklen kör gelinen fikirler zehirlidir. Gücünü topla, yüzeysel bir insan seni bulacak” diye seslenecekti.

    Güçlü ve ne yaptığını bilen insan modeli için de “Individual Thought Patterns” parçasında “Zihinsel aldatmanın esirleri kendi kararının içinde özgür olur. Kütleleri idare etmek için kelimeleri değiştirmek, birinin kendi güvensizliğini örtmek, bir ilacın beslediği gibi felç olmuş akılların hayal gücünü besler. Hipnotik bozulmaya uğramış liderlerin takipçileri, sadece kusur bulmak için yaşamlarını yaşarlar. Bireysel düşünce modelini yaratmak için resmi çizdiğimizde, görünmez çizgi nerededir” diyecekti.

    Kadere nasıl bakıyordu peki? “Destiny” parçasında şöyle diyordu : “Zaman bizim kabul etmek zorunda olduğumuz bir kavramdır. Bazen beklenmedik anlarda korkarım. Ben kargaşanın arkasında bizim için gerçeği bekleyene inanırım. Baktığımız engellerden sonra yaşamımıza değer biçer ve güvenirim. Yaşamlarında ne gibi yolları niçin denediklerini sorgulamanın yılları... Böylece ruhlarımızı birleştirebilirdik. Onaylamak zorunda kaldığımız acıdan kaçabilmek için hiç bir yol olmadığını biliyorum. Gerçek olan diğer yarısını bulmak. Kader hepimizin neyi bulmaya çalıştığıdır, kader seni ve beni bekliyordu”

    “Suicide Machine” efsanesini bilmeyen yoktu ve “Yaşam devam ederken, önemser görünmez hiç kimse. Ama yaşam devam ederken istekler ortaya çıkar, orada güçlü bir şekilde durulacaktır. Acıyı uzatmak, sonunda ne kadar sürecek? İntihar makinesi. Saygınca ölmek için bir istek, çok fazla şey mi istenmiştir? İntihar makinesi. Bazı kişilerin acılarını inkar etmesi ne kadar kolaydır” diyecekti ve bir nevi hayattaki zorluklara karşı güçlü olunması gerektiğini belirtecekti.

    Topluma lider kesilen kesimlere de filozof diye ironik takılarak tepkisini dile getirecekti “The Philosopher” parçasında : “Benim neyi hissettiğimi hisseder misin, ne gördüğümü görür müsün, ne işittiğimi işitir misin? Senin hayal dünyan ile gerçekliğin arasında çizmek zorunda olduğun bir çizgi vardır. Yaşamımı yaşar mısın yada aldığım nefesi paylaşır mısın? Senin aklın bizzat kendine ait değildir, nasıl farz edeceğim hakkında vaaz verirsin, lakin kendi cinsel özelliklerini bilmezsin. Yalanlar senin diğer kararlarını besler. Filozof...Sen her şeyi en iyi şekilde bilirsin.”

    Chuck “Symbolic” parçasında geçmişi, anıları ve bu anıların hediyelerini irdelemeyi ihmal etmiyordu : “Ben yaşamayı kastetmiyorum, ama ben kendim yardım edemem. Yaşamın bir anında, anıların tadına bakmayı hissederken, yıllar hala aynı gözükürken, gözlerimi kapatıyorum ve kendi içimde açıyorum. Değerli anıların hediyelerini anımsıyorum”

    Yaşadığımız yaşam bize aynı gelebilirdi ama ince düşündüğümüz zaman, geçmişe baktığımız zaman güzel şeylerin de olduğunu görecek, anılarımızda kalmış o anların bize haz verebileceğini, kendimizi yeni bir yöne çekebileceğimizi öğrenecektik. Çünkü ne olursa olsun yaşanan şeylerde her zaman bir anlam vardı ama önemli olan insanların bunu nasıl karşıladığı, nasıl reaksiyon gösterdiği ve hayatını hangi yöne çektiğiydi. “Symbolic” parçası bu bağlamda çok derin şeyler ifade eder. Aynı zamanda ölen kardeşi Frank’ı aklına getiriyordu bu parçayla.
    Hayatın zor bir bütün olduğunu, ne dersek diyelim bazı şeylerin yetersiz kalacağını, bazen karamsar düşüncelerin bize hakim olabileceğini ve bunu yansıtan ruh halini “Empty Words” parçasında bize sunuyordu : “Küller ve umutlar bir bağı paylaşır. Değişimin rüzgarları boyunca sözcükler uzaklara uçar. Görüntüler düşüncelerinde dövmelenmeliyken, güçlü yürümek bazen zoru aramaktır. Cevaplar bulunamadı başkalarının yazısında yada eğitilmiş bir aklın sözcükleri hafızalarımızın değerli dünyasında. Kendimizin hapsedildiğini buluruz, ustura gibi keskin pençeler ruhumuzu yırtar. Umutlar potansiyel bir inciniş, hiçbir şey gerçek değil midir? Sonsuza dek derinliklerde olurken, boş sözcüklerin dünyasında, bu saldırılardan kaçış yok. Boş sözcükler...”

    İnsanlar arasındaki iletişimin bozulmasını, kopmasını ve ilişkileri düzeltmektense sürekli kavgayı tercih eden iletişimden yoksun bir toplumu anlattığı “Lack Of Comprehencion” parçasında “Etkilemek için ayıplama korkusu, onlar bazı şeyleri anlayamazlar.Yalan söyleyen zaafları örtmek için bir özür, yalanlar. Suçunu ve acını yatıştırmak, yaşama biçim verilmesinde paylarını almayan insanlar, yok olmayı yaratan, yalanlar. Sizin kendi gözlerinizden önce doğrular, hataların bir yansıması, sonunda inkar edeceksin. Bir yaşamın ölümünde senin görevin, anlayış eksikliği, basma kalıp sözlerinle başarılı olmak. Oluşmuş akıllarında iletişim kurmak, kendi içlerinde bunalım, kendi bedenleri ve kanlarında boğulan, yalanlar. Suçlamak kolay, girişimlerde bulunmaktan korkar, yaşamın sonunu açıklamak için, yalanlar” diyecekti.

    Ona göre ölüm sonrası yaşama bakış açısı nasıldı? “Misanthrope” da biraz bahsedecekti : “Bilgi meraklı yaşamla oluşturularak alınır. Ölüm sonrası yaşamdan umut getirilebilir. Yaşamı verenin altında, bizim güneşimiz. Başka bir türün sınavı tamamlanmıştır. Onlardan bir görüş yükseklere yerleştirildi ve gökyüzü nefes aldı.”

    Hayata dair sorduğumuz bir kaç soruyu kendisi de soracaktı “Perennial Quest” eserinde : “Yolculuk merakla başlar ve ruhla gelişir, soruları hisseder. Yürüdüğümüz taşların üzerinde bir seçim yaparız yönümüzde. Bazen asla bilinemez, bazı zamanlar oldukça çok bilinir. Bizi arkada tutan kötülükler süzülür. Açlığının gerçekliğinin ne olduğunu kavramayı üstlenirsin. Yarınları tasarlayıp duran yılların sorusuna beni katıyor musun? Cevaplar için yılların sorusunu araştıran, izlenen rüyalar nerede ve zaman bir sınamadır. Bu yazılan sözcüklerin arkasında basit bir planı paylaşıyorum, hissettiğimiz yola asıyorum. Üzüntünün nehirlerinden, okyanusların derinliklerine kadar, umutlarımla yolculuk ettim onlarda. Şimdi, geriye dönüş yok. Niçin sorularımı soruyorum? Bugün nedir? Yarın ne zaman?”

    Herkesin delicesine sevdiği “Spirit Crusher” parçasında da “Görünüşte insan, kalpte canavar. İzin verme doğrularını parçalamasına. Suçluluk değil, basit bir görünüşle besler. Ruh Ezicisi. Güçlü kal ve sıkı bekle. Ruh Ezicisi. Ezen ve öldüren gaddar bir tür, merhamet yok, tadına varılan bir zevk” diyecekti ve bazı kendini bilmez insanlara gerekli cevabı verecekti. Gerçek heavy müziğin daima desteklenmesi, gerçek olan sanatın uygulanması için seslenişlerde bulunacak, maddiyattansa maneviyatın önemli olduğunu betimleyecekti...

    Peki insanların iç dünyalarındaki eziyetlerle nasıl ilgilenecekti? Human albümündeki “Together As One” parçasında şöyle diyecekti : “Kötü bir yaratılışla tanımlandırılmış, berbat görünümleri alay konusu yapılmış, acı ve sevinç her ikisi de paylaştırılmış. İki akıl, iki kalp, tek ruh, zihinsel ayrılık, gizliliğin bir illüzyonu. Hep birlikte - Onlar başkalarının yaşamlarını emerler. Herkes gibi - Yaşayacaklar ve ölecekler. Yaşayan cehennem başladı. Bir kabus gibi görünür, sözlerde kusur bulunur, onların baktıkları gibi bakarak normal olan şeyler anormal görünür. Bedensel zevklerle bağlanır.”

    Ve de insanoğlunun güçlü bir yapıda olması gerektiğini, umutlarının ölmemesini, hayatta her şeyin olabileceğini, güzel zamanları elde etmenin kolay olmayıp içimizdeki mevcut güçle bunu elde edeceğimizi ve güzel zamanların tadının çıkarılmasından bahsettiği “The Flesh And The Power It Holds” parçasında “İhtiraslar rüzgarla taşınan ateşte olduğu gibi yakar. Bir zamanın sonu, bir zamanın başlangıcıdır. Seni bir yolun yukarısına inşa eder ve gözyaşları. Geri doğrulursun, bir zamanın sonunda bir zaman başlar. Dokun, tadına bak, solu, tüket” diyecekti.

    Bu parça dahilinde kesinlikle ayrı bir parantez açmak istiyorum. Bu parçada özel olarak hissettiğim bir şey var. Söz konusu parçanın 4:15’inci dakikasında Chuck’ın muhteşem virtüözlükte, insan ruhunu coşturucu, göz yaşartacak güzellikte bir solosu var. Bu esnada sadece onun solosu işitilmektedir ve arka planda da bas gitar eşlik etmektedir. Başka hiçbir ses de yoktur. Aslında bu soloyla bize o kadar önemli bir mesaj veriyor ki kaç kişi vermek istediği mesajı anlamıştır? Öncelikle size şunu sormalıyım : Solo öncesi nasıldık, solo sonrası nasıl olduk? Bu soloyu dinledikten sonra garip bir ruhsal devinim içine girmiyor muyduk ve içimizde bir şeyler uyanmıyor muydu? Peki Chuck bu parçada ne diyordu?

    BİR ZAMANIN SONU BİR ZAMANIN BAŞLANGICIDIR.

    Parçada liriksel olarak söylediği bu müthiş sözü, müzikal olarak bize bu soloyla yansıtıyor ve hissettiriyordu :

    SOLO ÖNCESİ (BİR ZAMANIN SONU) – SOLO SONRASI (BİR ZAMANIN BAŞLANGICI)

    Chuck, solosuyla solo sonrası yeni bir yaşamın, güçlü, mücadeleci, sorgulayıcı ve güzel bir yaşamın anlatım ifadesini filozofça salgılıyordu bize. Bilmiyorum kaç kişi bu mesajı gerçek manada anlayabildi ve hissedebildi. Chuck bu denli derin bir mesaj veriyordu bizlere ve bu kadar etkin, vurucu bir anlatım ifadesine doğru kelimeleri nasıl kullanabilirim ki! Kesinlikle kelimeler boğazımda düğümleniyor ve Chuck’ın neler ifade etmeye çalıştığının gerçek manada bazı kişiler tarafından bilinememesi beni gerçekten de rahatsız ediyor. Zaten “Flesh And The Power It Holds” çalışması yaptığım araştırmalar dahilinde Chuck’ın en çok sevdiği parçaymış. Tesadüfe bakın ki benim için de öyle ve bunu öğrenmeden önce bu parçada farklı bir havayı her zaman algıladım.

    Yaşamın sırlarla dolu olduğunu “A Moment Of Clarity” parçasında şöyle betimleyecekti : “Yaşam bir gizem gibidir, bir çok ipucuyla, ama bir kaç cevaplarla. Neye bakabildiğimizi kendimize anlatabilmek. Gerçeklikten bizi koruyan mesajlar için.”

    Şimdi bu liriklerden sonra o kadar yapaylığın, iğrençliğin, anlamsızlığın, yozlaşmışlığın olduğu bir piyasada Heavy Metal olgusunun bu denli ışıl ışıl parlayan mükemmel yönüne ön yargılı yaklaşmak sizce ne kadar doğru? İşte Death Metal olgusunun en harika yönlerinden birini Chuck bize en samimi yönleriyle yansıtıyordu ve bunu da Death Metal adı altında değil metal müzik adıyla yapıyordu. Gerçek müzik adamlığı, müzisyenliği budur diyorduk.

    Sadece bu kadar mı? Tabi ki değil. Nice inciler saçılmıştı Chuck’ın ağzından. Kendisine yazdığı sözler hakkında sorulan soruya şöyle cevaplar verecekti: “Aslında lirikler kayıtların yansımasının da ötesinde, gerçekliği bütünüyle yansıtıyor. Bilindiği gibi gerçeklik, iyi, kötü, doğruları sorgulamak, güçlü olmak ve engelleri yenmek gibi kavramlar yansıtılıyor. Temelde; insanların hayatlarında bazı tırmanışlara geçebileceğini, hayatları için en iyi şeylere erişmelerini ve kendi rüyalarını gerçekleştirmelerini betimliyor. Ben bir hayalperestim. Benim için müzik bir rüya ve en iyi şeylere erişmeyi, korumayı düşünürüm. Bu benim amacımdır. Lirikler benim için gerçek bir hayatın gerçeklikleridir, benim için lirikler gerçektir, müzik gibi çok önemlidir, her ikisi kesinlikle birbirine bağlıdır.”
    Kendisine “dahi” mi yoksa müzikal açıdan “sapık” mı olduğu sorulduğunda “aslında ilkini tercih ederdim ama bir dahi olduğumu düşünmüyorum.Yaptığımız şeyler inanarak ve hissederek yaptığımız kişisel şeylerdir, bir dahiliği ortaya koymaz ama rahatsız da etmez. Benim için yaşamda her ne olursa olsun inandıklarınızı yapmalısınız. Neleri yapabileceğime inanırım ve trendlere dikkat etmem, her şey grubumun çevresinde döner ve trend adına diğer şeyleri umursamam. Benim için esas olan doğru şeyleri yapıp durmak ve müziğin içine duyguları yerleştirmek. İnsanların samimi olması ve gerçek şeyleri koruması gerektiğini düşünüyorum. Bunun, bu müziğin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle...” demiştir.

    Son albümleri “The Sound Of Perseverance” albümünün kapağındaki “dağ motifi” için hayata dair şöyle bağlantı kuracaktı: “Bu pozitif bir dağ türüdür. Korkutucu görünebilir ama sadece sorular betimleniyor, daha çok sorular! Bazı şeylere ulaşmak ve elde etmek için tırmanabileceğimizi, belki bazı zamanlar düşebileceğimizi ama yine de yukarıya tırmanabileceğimizi, bazı insanların en dipte, bazılarının ortada, bazılarının da en yüksekte olabileceğini söylüyorum albümde. Bu yüzden yaşamımızda bu bağlamda attığımız adımlar var, eğer senin özellikle yapmak istediğin bir hayalin varsa bunu yapmak için yola koyulursun. Kendi açımdan, müzik benim rüyamdır. İnsanlar benim hakkımda kötü konuşarak beni yıkmayı deneyebilir ve ne olursa olsun kendi yoluma engeller koyabilir ama ben yine de bazı şeyleri koruyarak yoluma devam edeceğim, amaçlarıma erişmeye çalışacağım. Bu bağlamda kapak çok önemlidir. Onlar yaşamımda, yapmaya çalıştığım görüntümün bir yansımasıdır.”

    Yıllar önce müziğe ilk başladığı sıradaki Chuck ile şimdiki Chuck arasındaki fark sorulduğunda “15 yaş daha yaşlıyım. Kesinlikle, çok farklı. 16 yaşından 31 yaşına geldiğiniz zaman çok farklı bir şekilde düşünürsünüz. Çok toyduk, 16 yaşında çocuklardık. Çok şey öğrendim, umutla bir çok iyi şeyi öğrendim, ama aynı zamanda bir çok saçmalık da oldu. Müzikle olmak kendimi iyi hissettirdi ve BENİM İÇİN, MÜZİK BURADA OLMAMIN SEBEBİDİR. BEN MÜZİK YAPMAK VE İNSANLARI UMUT VEREREK EĞLENDİRMEK İÇİN BURADAYIM. Benim için bir çok mesele önem taşır ve el ele hep beraber giderek bir şahsiyet olarak ve müzikal olarak bir çok büyüme oldu.” demiştir.

    Heavy müziğe neler katmış olabileceği sorusuna da şöyle yanıt vermiştir : “Katkım varsa nasıl bir katkıdır bilmiyorum, bunu diğer insanlar kararlaştırır. Ama umut ediyorum ki metal müziğin ruhunun gücünü korumak, yanlış akımlara gitmemesi yada trendin bir parçası olmaması gerektiği gibi katkılarım oldu. Çünkü trendlere eğilmenin metal müziği yaraladığını düşünüyorum. Amerika’da diğer kişiler trendin gücünün kurbanı olurlarken ben Amerika’daydım ve asla trendin bir parçası olmak istemedim. Gitar çalan bir herif gibi yada bir fan gibi asla yolumdan ayrılmadım. Gerçek şeyleri koruyarak daima ileriye gitmek istedim. BU BENİM TEMEL SORUMLULUĞUMDU.”

    Genel bakış açılarından biri de şöyle olmuştu : “Ben bir hayalperestim ve 15 yıldır bu hayalimi gerçekleştirmek için çok zor olan bir endüstride amaçlarımı gerçekleştirmek konusunda hayatımı sürdürüyorum. Tek istediğim müzik yapmak ve Amerika’da kaybolmak üzere olan gerçek Heavy Metal’i yeniden ortaya çıkarmak, yüceltmek.”

    Bir röportajda kendisine Death Metalin babası tanımlaması yapılınca şunları söylemiştir: “Böyle bir şeye katılmıyorum ve yapılan şeyler Death Metal adına yapılmıyor. Ben sadece bir grupta yer alan bir adamım ve Death, bir metal grubudur. ‘Sizin bir stil oluşturduğunuza inanıyoruz’ diyorsanız, Metal müzik için güzel şeyler yaptığımızı umut ediyorum. Ben bir Heavy Metal fanıyım, bu müziğin güzel taraflarını göstermek imkanı elimde varsa bunu yapmaya çalışırım. Özellikle son zamanlarda Metal müziği yaralayan yeni yeni şeyler çıktı, özellikle Amerika’da. Mesela Korn ve Limp Bizkit kesinlikle Metal değildir, gerçek Metal müziği yaralıyorlar ve bir an önce bu durumu düzeltmeliyiz. Burada yardıma ihtiyacımız var ve umarım son çalışmamız (The Sound Of Perseverance) gerekli yardımı sağlayabilir. Avrupa müzik konusunda daha zengin ve Amerika bu açıdan kötü durumda. Hammerfall ile beraber tur düzenlemiş ve insanları şok etmiştik. Gerçek bir metal turuydu, sahte metal ve hip-hop metal gibi saçmalıklar yoktu. Ortada sadece iki tane gerçek metal grubu vardı ve umarım böyle devam eder” (Aralık 1999 – Rock Hard Magazine / Almanya)

    Müziği çok içten yaptığı, bu konuda inatçı bir çocuk olduğu, bu işten kazanamadığı sorulduğunda verdiği cevap şöyleydi : “Bu sadece yaşadığım hayatın bir yönü ve bunun haricinde hayatım gösterişsiz bir şekilde yön aldı. Çok küçük bir apartman dairesine sahibim. Zengin değilim, bir çok genç müzisyen gibi benim için çok avantajsız olan, bana para kazandırmayacak sözleşmelere imza attım. Aslında daha fazla paraya sahip olabilirdim ama bu farklı bir çalışma. Ben şikayet etmiyorum, eğer şikayet edersem bu kendi hatamdır, iyi bir avukat tutabilirdim bu konuda. Ben durumumdan memnunum, iki tane büyük köpeğim var ve onların her gün yiyeceklerini karşılayabiliyorum. Eğer para kalırsa da kalan parayla gitarıma tel takımı alabiliyorum. Daha fazlasını neden isteyim ki?” (Eylül 1998 – Aardschok Magazine / Hollanda)

    Ve nihayetinde ölmeden 2 yıl önce sağlığı hakkında sorulan soruya şöyle bir cevap vermişti ve kapanış lafıyla beyinlerimizi darmadağın etmiş, son cümlesiyle uzun uzun içimiz titreyerek düşünmemizi sağlamıştı: “Şimdilerde günlerin bitkin bir şekilde geçtiği gerçek. Aralık ayında sağlık muayenesinden geçmek üzere New York’a gideceğim ve bu muayenede tümörlerin röntgeni çekilecek ve umarım çok küçük çıkacaklar. Önceden 6 hafta tedavide kalmıştım, 6 hafta boyunca evimdeydim, o zaman fazla yapacak bir şey yoktu. Bayağı bir dinlenmeye ihtiyacım var, aynı zamanda da sakinleşmeye ama ben müzik yapıyorum, bir çok lirik yazıyorum. Şu anki konum sevinçten uzak olsa bile, yapacak fazla bir şey yok, UMUDUM VE PARMAKLARIM EN İYİSİNİ YAPMAYA ÇALIŞACAKTIR.”

    Evet! Chuck’ın umudu ve parmakları her zaman en iyisini yapmıştı, kimse bunun tersini söylemiyordu.

    Bunca seslenişten ve yukarıda yazdığım şeylerden sonra böyle bir insana MÜZİKAL DEHA, FİLOZOF ve RUH İYİLEŞTİRİCİ denmez de ne denir? Onu kelimelerle de anlatamayız. Heavy Metal dünyası gerçekten de çok önemli bir şahsiyetini kaybetti. Bir erdem, kişilik, sadelik ve bilgelik timsalini. Müzik dünyası ölümlü birinin bedenini kaybetti ama geriye efsane olmuş bir isim, güçlü bir ruh kaldı. Hayatın asıl güzelliği bu değil midir zaten? Hayatı uzun yaşamak değil, öldükten sonra bir isim bırakmak, insanlara güzel şeyleri bırakıp gitmek önemlidir.

    Chuck SCHULDINER’ı saygıyla anıyoruz. Nice insanların da ondan örnek alması dileğiyle. Sizi de http://www.emptywords.org/ sitesinde “emptywords” başlığı altında Chuck’ı anmaya çağırıyorum. Bir cümle de olsa bir şeyler yazın ve Türkiye’den giden sevginizi gösterin. Hak edene hak ettiğini vermek gerekir.

    Chuck’ın, annesi Jane Schuldiner ve ailesi ile ilişkileri mükemmeldi. Chuck öldükten sonra annesi “emptywords.org” sitesinde bir çok açıklamalarda bulundu, oğlunun hastane masraflarını karşılamak için büyük mücadele örneği sergiledi, oğlunun ölmesi sebebiyle ikinci grubu Control Denied’ın yarıda kalan albümünün çıkması için de çabalar sarf etmiştir. Çünkü Chuck’ın en önemli dileklerinden biri de yarıda kalan Control Denied’ın ikinci albümünün tamamlanmasıydı. Profile bakar mısınız: Bir tarafta Death Metal ve Heavy dünyasının çok önemli kişiliği, diğer tarafta da onu deli gibi seven annesi, ailesi. Mükemmel bir anne – oğul profili. Oğlunun yaptığı müziği yürekten destekleyen bir anne. Gerçekten de harika bir görüntüydü bu.

    Annesi Jane Schuldiner’a Chuck sonrası yaşamın nasıl olduğu sorulduğunda şöyle yanıtlar vermiştir : “Onsuz hayat benim için günlük bir mücadele, savaş halini aldı. Chuck’ı çok derinden seviyorum ve onunla yaptığımız bir çok şeyi özledim. O çok içten sevgi beslerdi ve bana karşı çok sorumluluk dolu, ilgiliydi. Müzik dışında zamanını sürekli benimle, kardeşleri ve akrabalarıyla geçiriyordu. Evde hep birlikte yemek yiyorduk, o yemek yapmayı çok sever, barbekü yapardı, evde sinema izler, yürüyüşler yapardık. Yaşamımız sürekli Chuck ile doluydu ve şu an yaşam benim için çok boş, hepimiz için. Chuck hastalığını bana açıkladığında harap olmuştum. Bana sarılmış ve birbirimize uzun uzun sarılarak durmuştuk. O asla kendini koy vermedi, hemen mücadeleye başladı. Kız kardeşini çağırdım ve onunla beraber Chuck’a sürekli yardım ettik, her zaman birlikteydik. Chuck’ı mücadelesinde güçlendiren etkenler ailesi, yaptığı müzik, hiçbir zaman yalnız bırakmayan fanları oldu. Hastalığıyla mücadele ederken müzik onun için çok önemli bir olguydu ve depresif bir şey dinlediğini asla görmedim.”

    Müziğe nasıl başladığı sorusu sorulduğunda da annesi şöyle cevap vermiştir : “Chuck müzikle 9 yaşındayken ilgilenmeye başladı. Kardeşi Frank, bir kazada öldüğü zaman harap oldu ve içine kapandı. Bir gitar alıp derslere başladı. Çalmayı çok seviyordu ve çok hızlı bir şekilde öğrendi. Kiss grubunu çok seviyordu ve 13 yaşındayken onu ilk kez Kiss konserine götürmüştüm. Chuck’ın müziği çok gürültülüydü ve bir şeyler yaptığı zaman bana dinletiyordu. Onun çalışmalarını sevdim, gitar çalışı konusunda kendisini çok çabuk geliştirmesi de beni şaşırtmıştı. Ayrıca bir çok enstrümanı da çalabiliyordu. Çok ilginç bir kişilikti ve benim garajım, müziğe aç olan muhteşem genç çocuklarla dolu oluyordu. Ben onun yaptığı müziği sürekli destekledim. Çünkü Chuck asla problemli bir çocuk olmadı ve onu her yönüyle kabul ettim. Chuck hayvanları ve yemek yapmayı çok seviyordu. Bana eğer müzisyen olamazsa aşçı yada veteriner olacağını söylerdi. Ben her zaman grubun isminin DEATH oluşunun kardeşi Frank’ın ölümünden sonra kaynaklandığını düşündüm ve kelimelerin içinde acı dolu anılar yer alıyordu. Bunlara itiraz etmedim.

    Chuck’ın son anında ailesi olarak yanındaydık, son sözleri sevgi dolu olmuştu ve çok rahat konuşmuştu. Onun böyle gidişi kalbimde ve ruhumda daha derin kırılganlıklar oluşturdu ve bunu hala hissedebiliyorum” (Ocak 2003 Rockaxis Magazine / Şili)

    Her şeyden önce Chuck’ı çok önemli yapan unsur şuydu : Söylediği ve yansıttığı her şeyi kendi hayatında tatbik etmiştir, laf olsun torba dolsun edebiyatı yapmamıştır. Kaç grup yada insan söylediğini hayatına tatbik etmiştir ve samimice yaşamıştır? Sevgilerle dolu saygımı iletiyorum bir numaralı Heavy Metal profilime ve insanlık örneğine...

    Bilemiyorum haberiniz var mıdır? Chuck’ın mezarını ziyaret etmek isteyen o kadar çok insan var ki! Ama maalesef Chuck’ın mezarını ziyaret etmek imkansız. Neden mi? Onun mezarı yok! Evet yok! Çünkü ister inanın ister inanmayın Chuck’ın bedeninden geriye kalan sadece küller ve tozlar. Evet, küller ve tozlar! Bu ne demek mi? Chuck gömülmedi, sadece yakıldı ve geriye külleri kaldı. Ailesi de bu külleri defnedecek yeri kararlaştıramadı. Anlayacağınız Chuck toprak altında yatmıyor, bir mezarı yok, külleriyle duruyor ve de www.emptywords.org sitesinde yaşıyor. Ne demişti Chuck “Empty Words” parçasında :

    “KÜLLER VE UMUTLAR BİR BAĞI PAYLAŞIR”

    Bilmiyorum neler hissettiniz. Onu anlatmak mümkün değil işte ve bizzat lirikleriyle yaşadığını herkese kanıtlamış olmadı mı? Ne güzel olurdu Chuck bir Anka Kuşu olsaydı ve küllerinden doğsaydı! O kesinlikle anlatılamaz. Asla!

    Bu yazıyı yazarken o kadar duygulandım ki içim çok garip bir mutlulukla doldu. Hüzün ve mutluluk bir aradaydı. Hem göğsüm kabardı hem de gözlerim ıslandı, boğazım düğümlendi. Belki kendisi amcamın oğlu değil ama arkasından üzülmem için, gözlerimin ıslanması için amcamın yada babamın oğlu olması gerekmiyor. Çünkü biliyoruz ki o bir filozof ve erdemler timsaliydi, bu tür kişiliklere ihtiyacımız vardı.

    Beyninde tümör bulunduğunu öğrendiği sırada o an neler hissettiği ve neler olduğu konusunda kapanışı da Chuck’ın ağzından dinleyerek yapalım : “Bir hayal gibiydi. En başlarda boynumda bir ağrı vardı, asla kötü bir şey olacağını düşünmemiştim ve masaj, akupunktur yaptırdım ama bir faydasını göremedim. Gün geldi beyin tümörüne sahip olduğumu öğrendim. En başta çok ağır bir haberdi ve büyük bir şoktu. Ailem ve herkes yanımda oldu, sürekli ilgi gösterdiler ve cesaret verdiler. Ama bu şoku atlatmamda müzik yardımıma koştu. Şunu söyleyebilirim ki ne zaman tekrar lirikleri yazmaya başladım, büyük bir terapi oldu bu benim için. Ben müziği her şeyiyle seviyorum. Sen besteleri yapmaya başladığında başka bir dünyaya gidersin ve o an geçen zamanı unutursun. Farkına varmadan oturursun ve saatlerce çalarsın. İnsanların müzik dinlediği zaman farklı boyutlara uçtuğunu görmek harika değil mi?” (Aralık 1999 – Rock Hard Magazine / Almanya)

    Elveda etmek yok Chuck... Sana veda etmiyoruz, çünkü daima yaşayacaksın. 2001 yılında Los Angeles konseri sonunda söylediğin şu lafı aklımızdan asla çıkarmayacağız ve bunu her zaman koruyacağız : “KEEP THE METAL FAITH ALIVE!”DEATH BİYOGRAFİSİ

    1983 yılında Mantas adıyla kuruldu. Bir kaç demodan sonra 1987 yılında Scream Bloody Gore adlı ilk albümünü; gitar, bass ve vokalde Chuck Schuldiner, diğer gitarda John Hand ve davulda Chris Reifert kadrosuyla Combat Records etiketi altında yayınladı. Bu albümdeki parçalar,

    Infernal Death
    Zombie Ritual
    Denial Of Life
    Sacrificial
    Mutilation
    Regurgitated Guts
    Baptized In Blood
    Torn To Pieces
    Evil Dead
    Scream Bloody Gore

    olarak sıralanmaktadır. Albüm California - Los Angeles'ta bulunan The Music Grinder stüdyosunda Randy Burns ve Steve Sinclair prodüktörlüğünde kaydedilmiştir. Albümün kapak ve booklet tasarımı da Edward J. Repka tarafından yapılmıştır. Bu albümün 1999 yılında Century Media tarafından yapılan baskısında fazladan dört bonus track yer almaktadır. Bunlar,

    Beyond The Unholy Grave
    Land Of No Return
    Open Casket (Live)
    Choke On It (Live)

    olarak sıralanmaktadır.

    1988 yılına gelindiğinde ikinci albüm Leprosy, yine Combat Records etiketiyle yayınlanır. Bu albümde Chuck'a, gitarda Rick Rozz (asıl ismi Frederick DeLillo), bassta Terry Butler (şu anda Six Feet Under grubunda çalıyor) ve davulda Bill Andrews eşlik etmektedir. Albümün parça listesi sırasıyla şöyledir:

    Leprosy
    Born Dead
    Forgotten Past
    Left To Die
    Pull The Plug
    Open Casket
    Primitive Ways
    Choke On It

    Leprosy'nin ardından ismi ABD Metal piyasasında duyulmaya başlayan Death, 1990 yılında üçüncü albümü Spiritual Healing'i yayınlar. Kadroda Chuck'a, Terry Butler ve Bill Andrews'in yanı sıra, günümüzün efsanevi gitaristlerinden James Murphy de eşlik etmektedir. Murphy ile Schuldiner, uzun yıllar sonra aynı kaderi paylaşacaklarından habersizdirler. Chuck'ı öldüren beyin tümörü, bugün James Murphy'i de bizlerden ayırmak istemektedir.
    Spiritual Healing, kendisi gibi bir çok efsanevi Death Metal albümünün kaydedildiği Morrisound Recording'de (Tampa/Florida) Scott Burns tarafından kaydedilir. Kapak tasarımında ise yine Edward J. Repka ismini görmekteyiz. Albümdeki parçalar sırasıyla,

    Living Monstrosity
    Altering The Future
    Defensive Personalities
    Within The Mind
    Spiritual Healing
    Low Life
    Genetic Reconstruction
    Killing Spree

    şeklindedir. Death'in kendine has stilinin ilk izleri bu albümle ortaya çıkmıştır. Ancak bir sonraki albüm çok farklı olacaktır.

    Human, 1991'de yayınlanır. Firmanın ismi ise artık Relativity Records'dur. Human, Death Metal'in yaratıcısı konumundaki topluluğun, takipçilerine, "işte Death Metal'i bu şekilde yapacaksınız, dinleyin ve öğrenin" dediği, kabaca bir tabirle de "sapıttığı" albümdür. Parça listesi,

    Flattening Of Emotions
    Suicide Machine
    Together As One
    Secret Face
    Lack Of Comprehension
    See Through Dreams
    Cosmic Sea
    Vacant Planets

    şeklinde olan albüm, Death'i kendi içinde ve metal piyasasında çok farklı bir konuma taşır. Death artık yaratıcı niteliğini ön plana çıkarmış ve dinleyiciler tarafından ciddi bir beğeniyle karşılanmıştır. Bir sonraki albümünde ise yaratıcılığını son derece net bir biçimde ortaya koyacaktır.

    İsminde bile karmaşık anlamlar gizli olan "Individual Thought Patterns", 1993 yılına damgasını vurmuştur. Relativity tarafından yayınlanan albümde, kadro Chuck haricinde tamamen değişmiş; ikinci gitara (bugün King Diamond ile çalışmakta olan, ayrıca EF Band ve Illwill gruplarıyla çalışan efsane gitarist) Andy LaRocque, bass gitara (daha sonraları Sadus, Control Denied, Testament, Iced Earth ve Autopsy gibi gruplarda da çalacak olan) Steve DiGiorgio (ki perdesiz bass kullanımı ile bu albüme ayrıca özel bir hava vermiştir), davula ise (Dark Angel, Testament, Strapping Young Lad, Old Man's Child, Daemon gruplarında baget sallamış ve sallayacak olan) Gene Hoglan geçmiştir. Morrisound stüduyosunda yapılan kayıt için prodüktör koltuğunda bu kez Scott Burns'ün yanı sıra Chuck Schuldiner oturmaktadır. Kapak çalışmasında ise Renee Miville ismini görmekteyiz. Parça listesi şu şekildedir:

    Overactive Imagination
    In Human Form
    Jealousy
    Trapped In A Corner
    Nothing Is Everything
    Mentally Blind
    Individual Thought Patterns
    Destiny
    Out Of Touch
    The Philosopher

    Death'in, Individual ile Human albümleri arasında, 1992 yılında, Relativity etiketiyle yayınlanmış "Fate" adlı bir toplama albümü vardır.

    Individual Through Patterns, bazı dinleyiciler tarafından o zaman kadar yayınlanmış en iyi Death Metal albümü olarak gösterilmiştir (kimi fanlar tarafından halen Death'in en iyi albümü olarak gösterilmektedir). Ancak dinleyiciler bir sonraki albümde olacaklardan habersizdirler.

    Symbolic, 1995 yılında Roadrunner etiketiyle yayınlanır ve yer yerinden oynar. Death, daha önce olmadığı kadar ciddi bir müzikal ve teknik gelişim göstermiştir. Symbolic ile Death, dünya metal piyasasında oldukça saygın yeri olan kült bir topluluk haline gelmiştir. Albümde Chuck'a Gene Hoglan'ın yanı sıra, ikinci gitarda Bobby Koelble, bassta ise Kelly Conlon eşlik etmektedir. Dikkat çekici nokta ise, Chuck'ın, Symbolic gibi efsanevi bir albümde, önceki albümlerdeki gibi tanınmış isimler yerine, pek tanınmayan (Hoglan'ı ayrı tutuyorum) isimlerle çalışmış olmasıdır. Ancak ortaya çıkan sonuç Death Metal çizgisini bile farklı noktalara taşımıştır ve herkes Death'in artık sınırlara dayandığını düşünmektedir. Ta ki 1998 yılına kadar...

    Herkes bir sonraki Death albümünün nasıl olacağını merak ederken, Chuck belki de hayatının zihinsel açıdan en yoğun üç yılını geçirmiştir. Şahsi kanaatimce Chuck'ın beyin tümörüne yakalanması, daha çok bu üç yıl içerisinde yaşadıklarının etkisiyle olmuştur. Nitekim bu üç yıl içerisinde, insanlığın görebileceği en orijinal, en karmaşık, en teknik, en melodik, en duygusal, kısaca en mükemmel albümlerden birini hazırlamıştır.

    The Sound Of Perseverance, 1998 yılında Nuclear Blast etiketiyle piyasaya sürülür. Albüm azılı Death fanlarının tahminlerinin bile ötesindedir. Mükemmel bir sentez yaratılmıştır. Chuck, tüm hayatını, yaşadığı acı tatlı olayları, duygularını, felsefesini, düşüncelerini ve on beş yıllık müzikal birikimini bu albüme içtenlikle yansıtmıştır. Kadro bir kez daha tamamen değişmiş; ikinci gitara Shannon Hamm, bass gitara Scott Clendenin ve davula ustaların ustası Richard Christy (ayrıca Iced Earth ve Burning Inside gruplarında çalmaktadır) geçmiştir. Morrissound'da kaydedilen albümün prodüktörlüğü ise Jim Morris ile Chuck beraber yapmışlardır. Kapak tasarımı ise olması gerektiği gibi Travis Smith'e aittir.

    Ortaya konulan müziği tanımlamak için boşuna uğraşmayıp, sadece dinlemenizi öneriyorum...

    Death'te çalmış olan tüm müzisyenler, çaldıkları enstrümanlar ve bu müzisyenlerin diğer grupları:

    Chuck Schuldiner - Gitar ve Vokal (Control Denied)
    Shannon Hamm - Gitar (Control Denied)
    Scott Clendenin - Bass
    Richard Christy - Davul (Iced Earth, Control Denied, Burning Inside)
    Gene Hoglan Davul (Dark Angel, Testament, Strapping Young Lad, Old Man's Child, Daemon)
    James Murphy - Gitar (Testament, Obituary, Disincarnate, Konkhra, Solstice)
    Steve DiGiorgio Bass (Sadus, Control Denied, Testament, Iced Earth, Autopsy)
    Terry Butler Bass (Six Feet Under)
    Andy LaRocque Gitar (King Diamond)
    Paul Masvidal Gitar (Cynic, Master)
    Chris Reifert Davul (Autopsy)
    Sean Reinert Davul (Cynic, Aghora)
    John Hand - Gitar
    Rick Rozz - Gitar
    Bobby Koelble Gitar
    Kelly Conlon Bass
    Bill Andrews Davul

    The Sound Of Perseverance'ın ardından Chuck, 1996 yılında start verdiği ikinci grubu Control Denied'ın ilk albümü için çalışmaya başlamış ve 1999 yılında The Fragile Art Of Existence, Nuclear Blast etiketiyle yayınlanmıştır. Kadroda Death'in en iyi zamanlarında ter dökmüş olan Shannon Hamm, Steve DiGiorgio ve Richard Christy'nin yanı sıra, vokalist olarak (sonradan Philadelphia kökenli Pharoah grubunun 2003 yılında yayınladığı After The Fire albümünde vokal yapacak olan) Tim Aymar yer almaktadır. Control Denied için, "Death'in alternatifini sadece Chuck yatarabilir" gibi yorumların yanı sıra "Control Denied, Death'in posası" gibi yorumlar da duydum. Kişisel olarak ilk yorumdan yanayım.

    Chuck, Control Denied'ın ikinci albümü olması planlanan When Machine And Man Collide'ı yayınlayamadan, 13 Aralık 2001 tarihinde beyin tümörü nedeniyle hayata veda etmiştir.

    Huzur içinde yatsın...

    DEATH METALE BAKIŞ

    Death Metal’in tam anlamıyla oturmasından birkaç zaman önce ortaya çıkmış Death, Morbid Angel, Massacre, Sepultura, Slayer, Possessed gibi gruplar Hıristiyanlık doktrinlerine karşılık kendi fikirlerini katarak mezhep ayrılıklarına dikkat çekmişler, yaşamı her insanın kendi içindeki sesleriyle yönlendirmişler, varlıkla ilgili ve bağımsız bir çok sosyal etmenleri müziklerinde takdim etmişlerdir. Ahlaki değerler müziğin içinde sorgulanırken Death Metal demeçleri asla yavşaklığı, samimiyetsizliği içermemiş, söz konusu ekstrem tarz; underground bir düzlemde etkileyici ideolojiler ve akıcı tasvirlerle kendisini ortaya koymuştur. Soundsal olarak nasıl açabilirdik bunu? Yapısal düzenlemeleri fazlasıyla üzerinde bulunduran, çok sert olmasına rağmen aslında çok dokunaklı pasajların ölümcül şekilde direkt kaos ve karanlık bir ortamda suratlarımızda patlaması, bunu dinamik bir tonla sağlaması ve söz konusu yapısal düzenlemeleri, müzikal motifleri kilit nokta olarak yansıtması.

    1993 yılından itibaren metal müzikte liriksel yönlere çok önem verildiğini ve felsefi alanların farklı bir boyut kazandığına da şahit olacaktık. İşte bu noktadan sonra Death Metal derin boyut kazanmış, felsefi derinlikleri içermiş, genel düşüncelerini topluma daha ikna edici bir şekilde yansıtmaya başlamıştır ve bu tarzın söz konusu dönemde bir anda tavan yapmasına neden olmuştur. Bu noktada Death grubunun ortaya koyduğu yeni yapıyı es geçemezdik, çünkü heavy arenasında çok etkili lirikler, filozofça bakış açıları, etkileyici pasajlar çok sağlam karakterlerle aktarılmış ve bu insanları düşünmeye sevk etmişti. Ama grubun lideri Chuck Schuldiner yaptıklarıyla her zaman heavy dünyasında ayrı bir yere sahip olmuş ve bu ekolün en önemli temsilcilerinden olmuştur. Çünkü onun farklılığı; türlerde etiketlendirmelere karşı çıkması ve her şeyin Metal müzik için olduğunu söylemesiydi. Zaten karakteri ve davranışlarıyla bu müzik arenasında herkesten çok farklı olduğunu tüm dünya kabul edecekti.

    Yine bu dönemlerde Old School (Florida) Death Metal olarak adlandırılan oldukça ekstrem heavy tarzı tamamen kabuk değiştirip mazide kalacak, yeni türler ortaya çıkacaktı. Bu esnada Therion’un ilk albümüyle beraber yeni bir türün müjdesi verilmiş gibiydi. İsveç Death Metali olarak adlandırılacak olan bu tarz büyük bir patlama yapacaktı. Gerek görünümü gerekse liriksel bakış açılarıyla. Müzikal bakış açısı değiştirilerek kendi bilincinin farkında olan, ahlaki değerlere bakış atan, yer yer anti-dinsel bakış açısını yansıtan ama kısmen de din olgusunu Metal müzikle çatıştıran bir türdü. Ahlak kuralları ve erdemler emniyetteydi! Hemen sonrasında In Flames, Dark Tranquillity, Hypocrisy, Amorphis, At The Gates gibi gruplar da bu konuda atağa geçecekler ve yeni ideolojileri gözler önüne sereceklerdi. Bu noktada daha kırılgan ve bazı yönleriyle de saldırgan pasajlardan örneklemeler sergilenecekti. Bu da ayrı bir tür ve ideoloji olarak Metal arenasındaki yerini alacaktı. Özellikle mitolojik yönlere ayrıntılı bakış açıları ve bir çok felsefi bakış açısını derince, ince boyutlara girerek, coşkun ve karanlık atmosferler katarak liriksel anlatımı ortaya koymaları bu türü daha farklı yerlere götürdü. Aslında İsveç Death Metali içinde sayısız değişken bakış açıları vardı ve her grubun kendine has bir anlatım ifadesi vardı. Bu yüzden İsveç Death Metali’nin genel ideolojik yapısını anlatmaktan ziyade bu türde müzik yapan grupları ayrı ayrı incelemek gerekir ideolojik bağlamda.

    Metal müzikte 90’lı yılların modern bakış açısı altında Death ve Black Metalin ağırlıkları çok fazla olduğu için bu gelişmelerden ayrıntılı bahsetmek doğaldır. Her iki tür modern zamanlarda farklı modern fikirleri taşımışlardır. Death Metal kaos ortamında düzeni bulmak için yenilikçi düşünceleri saf yapıyı koruyarak ifade etmiştir. Black Metal de kendisini ifade eden objelerle bilinçaltındaki öyküsel anlatım biçimini saf gürültüyle filtrelemiştir. Death Metal güçlü etkiyi, yapıyı, kesinliği ve ahenk akışlarını melodiyle desteklerken, Black Metalde ana prensip olarak melodi kullanılmış ve her parçada ahenk zikzaklı bir görünüm çizmiştir. Death Metal genelde arka planda kalıp underground bir yapıda ticari olmadan devam ederken Black Metal’de bazı pasajlar oldukça ticari kaçmıştır. Death Metal yılların birikimi sonucunda daha hümanist ve sanatsal bir yön çizerken Black Metal, izleyicileri görünümüyle provoke ederek mantıklı sosyal konumları, korkuları küçük görüyordu. Bütün maddelere karşı iştah duymak, maddiyatçı insanları incelemek, ölümden ve eziyet olgusundan korkmayı inkar etmek, kontrol edilemeyen ve çılgın insanların dolu olduğu dünyadan pasajlar aksettirmek Death Metalin son zamanlarda taşıdığı ideolojilerdi. Yeni Black Metal akımları eskilerin sert düşüncelerinin ötesine giderek daha seçilir melodilere akıp, yaratıcılıklarını kullanarak daha geniş kompozisyonlara kayarak seçilebilir ideolojileri de"
  • Ölü değerler!

    Ago 17 2008, 15h49

    Hani bazı hayatlar vardır...Fırtınalı ama dışarıdan sakin gibi görünür...Aslında her geçen gün o denli işler dönerki bu kırılgan hayatlarda, kimse hissetmez bile...Bir kaç kişi görür onları, sever ve sahip çıkar...Kendisini anlatanlardan çok başkalarını anlatır bu hayatlar yaptıkları işler ile...Kelimelerini asi seçer fakat içlerinde koskoca bir sevgi vardır...En az eleştirdiği kadar sever toplumunu...Fakat sevdiği toplum onu bir kaç ince ayrıntı ile irdeler ve o gözle bakar adama...Onun yerini içi boş medya balonları ile doldurur...Fakat vazgeçmez bizim adamımız...Yaptığı işin en iyisini, en güzelini, en kalitelisini yapmaya devam eder...

    Kendisi için seçmez asi kelimelerini, ve sadece kendisi için eleştirmez hayatın kahpe yönlerini...Bir kesim toplumun da rahatsız olduğu şeyleri alır ve onların üstüne basa basa sunar bizlere...Nasıl olursa aynı şeylerden şikayetçi olan toplum sabah şekerlerine gösterdiği ilginin onda birini göstermez bu delikanlıya...Delikanlı inandığı doğrultuda devam eder bu at gözlüğü takmış insanlara rağmen...O kadar yeteneklidir ki bu konuda, bir başka ülkede olsa çok daha farklı bir yaşam sürebilecek iken kalır olduğu toporaklarda...

    Bu hayatlardan sadece bir tanesi YAVUZ ÇETİN'in hayatı...İstanbulun ara sokaklarında gezerken bizleri bizlere anlatımış...Gördüğü eksiklikleri, adaletsizlikleri, yalnızlığımızı anlatmış bazen, bazen ise boş bir kalabalık oluşumuzu...İşimize gelmediğinden midir bilinmez görmemezlikten gelmişiz toplum olarak...Gitmişiz Etiler de Arto'yu izlemişiz, Sabah Şekerlerine günün reytingini kazandırmışız, Kurtlar Vadisinde bile kendimizden bir şeyler bulmuşuz ama bu çığlıktan üstümüze düşeni almak istememişiz...

    Hala Yavuz Abinin şarkılarında anlattığı eksiklikleri kahve köşelerinde bıyıklı ve emekli amcalar konuşuyor, sokaklarda küfreden ünversiteli gençler konuşuyor, ama hiç birisi bana hiç bir şey ifade etmiyor...Her gün onun gibi gerçek bir değerimizi görmemezlikten geliyoruz ve öte alemlere uğurluyoruz...İki yüzlüyüz, körüz, kültürsüzüz, boşuz,
    içimizi boşaltmışlar bizim balon medya şaklabanları ile...

    Yavuz ÇETİN...

    Ne yazabilirim ona? Ölümünden önce, gazetelerde, televizyon da,
    dergilerde, hepsini geçtim arkadaş, eş-dost muhabbetlerinde
    adı bile geçmemiş,
    ama öldükten sonra her yerde.!

    '' Büyük müzisyen, gitarın kabiliyetli çocuğu, hepimiz seni seviyoruz, bakın halkım albümleri bunlar gerçekten alınmaya değer, şu şarkısı çok güzel, hepimiz seninle gurur duyuyoruz, ülkemizin güzel çocuğu'' gibi deyişler ile o eleştirdiği ''reyting'' avcılarına av olmuş!

    Bana ise:
    '' ölümünden önce neredeydiniz ulan?! ''
    Diye sinir harbi içinde sordurtan adam...

    Günümüzde yaşanan '' Rock Müzik Patlaması'' nın
    ne kadar balon olduğunu bir bakışta anlayabilir.
    Yavuz ÇETİN dinleyen kesim...!!
    Sadece rock-metal adına attığı sololar değil,
    jazz-blues adına attığı sololar da yeri doldurulamaz olarak
    Türk Müzik Tarihine geçmiştir...

    En basit örneklerden birisi, günümüzün rock akımı içerisinde bateristim diye müzik kanallarında boy gösterenlerdir...Amatör olarak bateri ile iç içe olan ben bile rahatlıkla söyleyebilirim ki Yavuz ÇETİN in arkasında çalmak '' arka '' isteyen bir olaydı...Onun arkasında çalan baterist bir kaç düz ritm ile şarkıyı başladığı gibi bitiremez, mutlaka o sololara şarkının kıyısında köşesinde meydan okurcasına ataklar yapmalıydı...

    Bu gün popçu Gülşen ile Reha MUHTAR yakalandı evlerine girerken kameralara...

    Hepimiz biliyoruz değil mi ?

    Ve 15 Ağustos 2001 !

    Bundan yedi sene önce,
    İbanez gitarına sarılıp boğazın serin sularına atladı Yavuz !

    Ben utanıyorum sizden !
    Ya siz ?


  • .........

    Jul 24 2008, 20h30

    Yaşlı adamın acısını saklıyor ölü şehrin canlı ışıkları,
    ellerinde kendi oyduğu gözleri duruyor.
    Artık ağlamıyor.
    Ruhun sevgiye açlığı şeytanı beslerken,
    hangi ümit bizi imansızlıktan kurtarabilir?

    Yüzündeki kırışıklıklar yılların yıprattığı vücudunun kanıtı...
    Gözyaşları da acıların yıprattığı ruhunun...

    Yüzünü ümit için güneşe dönmüş, ayçiçeği misali medet uman birkaç milyar insan,
    bilmiyorlar güneş yalancıdır.
    Hiç bir zaman elde edilemeyeceklerin ümidini vaad eder.
    Sonunda elde ettiği gozyaşlarıyla körükler ateşini, şeytanın hizmetkarı...
    Ümit, hayal kırıklığına ilk adımdır.

    Ruhundan kan aktığını hissediyorsun, kalbin acıyor, nefesin kesiliyor...
    Yaşamanın acıdan, mutlulukların ise yalandan ibaret olduğunu anlama anı.
    Ölüm bir şarkı gibi geliyor, melodisi insanı cezbeden...
    Gözyaşlarına tamah ediyorsun acını azaltması için,
    ama artık gözyaşı dökebilecek kadar bile ümidin kalmadı.
    Ölüm bir kaçış, yaşam ise gerçek yokoluş.
    Köprüden önceki son çıkış,
    Yokolmadan ölmelisin...
  • Ben geldim

    Jul 23 2008, 20h53

    Çınar ağaçları ölüm orucunda .Haşarat ayaklarımla geldim geceye, bu şehir şimdilik şurda unutulsun.Uzun bir bıçak vardı ya avucumda, kendi kendini kanatırdı sessizce. Sevdiğim kadının adı sokak, adları sokak, atları ve sokaksız yalnızlığım.
    İçimde tuzlu bir mağma taşırmışçasına yüzüme geldim, yüzümde kuru çam yaprakları çamlar dediysem inanmanız da gerekmez pencerelerden sarkıtılan kaçık kadın çorapları.. Aaaah! ölüm! zulmettikçe hicvedeceğim seni, içeceğim anasını satayım kusacağım da! Her yere bakan gözlerimle.. Tut elimden istanbul! tut elimden pis .rospu DUYGU(larım)!
    Tut ki elim sana bir mektup gibi kanasın.
    Tut ki elim bir an olsun sıcak
    Bir an olsun ,bir sübyan ağlayışı gibi imzasız kalsın.
    Geldim bu gece haşarat ayaklarımla, bu şehir şimdilik şurda dursun.
    Ben geldim ben !